Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Onlar var, çünkü Sen varsın!

“Sahilsiz bir okyanustu daldığın, belki de kendine daldın” Yeryüzündeki sular bulandı, duru sular gökyüzünde kaldı. Ezeldeki istidattı tohum, artık ebedî hasat başladı.  Ölümlülerin ölümsüz tercihlerine şahit olmadın mı? Onların çoğu aurora bilir, güneşi bilmezler. Tahttır itaat ettikleri, hükümdarı bilmezler. Nefir çıkarır sesi, nefesi bilmezler. Bağrından sızan nehirlerle denizleri doyuran dağlar şahit oldu, rüzgarları anlatan ekinler ve bin bir notalı şarkılar söyleyen kuşlar da. ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.  
En son yayınlar

Toprağı dirilten yağmurlar dindi

“Şarkılar hep Senden bahseder, şarkılar ki Senden bihaber” Toprağı dirilten yağmurlar dindi. O gün ihtiyar ağaçlar puslu bakışları gizliyordu; ağulu oklar, kızıl urganlar ve aç sırtlanlarla ava çıkan sentorların bakışlarını. Yakamoz avcısı gibiydi onlar. Güçlü elleri vardı, adeta maddeyi yeniden var eden. Her parmak ayrı bir marifetti. Ve elleri onların her şeyi oldu. Kendi illüzyon gösterilerine kapıldılar. Gölgeler uzarken, sabırlar kısaldı. Nasırlı elleriyle çalıları araladı lider sentor ve hırıltılı konuştu: "Yavru atlarla oyalanmayın! Onlar anne ve babalarını izler."  ...  | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Sahilde unutulan inci

Yel savurdu güzel, bembeyaz yelesini. Yağız tay da kaybolduğunda bir çığlık attı. Umutsuzca, kısık. Belki annesi geri dönerdi. Hiç kıpırdamadan baktı, bir umut. Yuvasından uzaklarda ışık battı, yakınlaştı yırtıcı hayvan sesleri. Karanlığın kollarında bir kar tanesi. Derin denizlerde keşfedilen ama sahilde unutulan inci. Dizleri kan, yelesi toprak, öylece dondu kaldı. Bir damla gözlerinden, içindeki yıldızlarla birlikte toprağa düştü, sessizce. Sentorlar haykırıyor, nal sesleri yankılanıyordu çıplak tepelerde. ... | Rah-Ka'dan bir pasaj...

Mahzen dolu artık

Simsiyah liflerden örülü çadırlarından çıktılar. O, dünya arzusu ve endişesiyle örülü ve üzerilerinde dumanlar tüten. Kaba elleriyle kuyudan su çeken sentor, yaprağa sardığı tütünü ağzından attı, sürüyü karşılamaya koştu. Her at Panteon'dan gelecek egzotik yiyecekler, koruyucu giyecekler, kullanışlı eşyalar ve mücevherat demekti. Kehribar kolyeli dişiler raks ettiler, şarkılar söylediler. At bedeni kadeh, kanı şaraptı. Bambu çitle çevrili ağıldalar, mahzen dolu artık. Pembe hayallerin zamanı geldi. Bolca karanlık... At hırsızlarına karşı ağıl kapısına iki nöbetçi dikti Lider. Yağız tay için olanlar korkunç ve anlamsızdı. İlk defa gördüğü şeylere inanamıyordu, parıldayan yıldızlardan sonra. Yaralanmıştı, Beyaz İnci için durduğunda. Gözlerine yansıyan semadaki ışıkların her biri Beyaz İnci gibiydi. Bir tahtakurusu ninnisiyle derine daldı. ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Sana ulaşmak, Sen olmak kadar zor

 “Sana ulaşmak, Sen olmak kadar zor” Yer uykusundan, göklerdeki gerçeğe uyanışın kıssası bu. Bulutların üstündeki ülkede beşinci mevsimdi. Işık katman katman surların, işlemeli sütunların, terasların, tırabzanların arasından sızıyordu. Harfsiz sesler yankılanıyordu çok yakın, hem çok uzak. Kanatlarıyla yükseldi hemen, pencereden geçti ve içeride durdu. Uzun koridorun ucunda bir sentor silueti yaklaştı. Omuzundan güneş doğuyordu. Korktu. İyice yaklaşınca ayrılıyor gördü. Bir süvari idi, şefkatli bakışlarıyla: "Rah-Ka! Uyan, hakikat sende, âlemlerdeki her şeyin bir parçası sende. Hiç bilmediğin lezzetler var, hiç tatmadığın hazlar... Bunları bineğin kazanamaz. Sürekli fani arzular peşinde yürüme, bu halin aynı dairede dönüp duran merkeplere benziyor. Gerçek yurduna dön, gerçek zamana, benzersiz olana." Su aynasına baktı. Bineğinin üzerindeydi. "Kimim ben?" diye düşündü. Şaşırdı, ürperdi. Ayakları, sandaletleri... Dünyada asla göremeyecekleri şeylerdi. "Hadi uyan,

İhtişamın ortasına doğru yürüdü atlar

Nal ve kişneme sesleri yankılandı tepelerde. Gösterişli atları sürdüler yine uzaklara. Batıya! Irak diyarlarda bulutların kıyısından acıyla gülümseyen güneş toprağı ısıttı ve yedi renkli kuşağı, sis içindeki kayalığın omuzlarına astı. Yolculuk, yine ufukları doldurdu rüzgarla yarışan toz bulutlarıyla; yağmur yüklü ama yağmayan, içinden sesler fışkıran, kıvılcımlar çıkan. Çölü, vahayı ve lav nehirlerini aştılar. Panteon'un gururlu surlarına yaklaştılar. İzin verildiğinde bevvab, üzerinde ouroboros simgesi olan dev kapıyı açtı. Bezirgan, yorgun sürüyü içeriye yöneltti. İhtişamın ortasına doğru yürüdü atlar. ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Varlıklı olanlar en iyileri alır!

Alfa Sentori'den ilham alan ve taşa ruh tevdi etmeden imar edilmesi mümkün olmayan dev kuleleri, kabartma sütunları, taş tabletleri, heykelleri, kayalık evleri ve her akımdan taş sanatlarını ilk kez gören tay ürkek ve şaşkındı. Sürüyü satın alma pazarına çektiler. Klandaki sentorlardan çok daha bakımlı olan sentorlar geldi atlar için. Varlıklı olanlar en iyileri alır! Her biri atları inceledi. Pazarlıklar yapıldı ve sürünün neredeyse tamamı satıldı. Ücretler ödendi, imparatorluk mühürleri vuruldu. Tay kalmıştı. Yaralıydı, hiçbir ticari zeka onu almak istemedi. Yüksek bir terastan seyrediyordu bilge Deha, elinde bir thyrsos vardı ve yanında uzun saçlarında çiçeklerden tacı olan Luh. Ve dostları Pholos, omuzlarında nebrisler ile. Küçük bir işaretiyle siyah, yaralı tay satın alındı. Sürüdeki atlar ayrıldı. Belki bu son vedaydı, bir daha asla birbirlerini görmeyeceklerdi. Ya bir ırgat, ya arkaik bir süs ya da sentor olacaklardı. Tay, kalacağı yere götürüldü. Yarası mandrake ile sarıldı

Sen kainattan daha uçsuz bucaksızsın

... “ Sen kainattan daha uçsuz bucaksızsın ” En iyi resim çizilmemiştir belki bugüne kadar ancak bugün ben çizeceğim. Tayın adı ne peki? dedi Ressam. Deha, Ressama baktı bir kaç saniye cevap vermedi. Pholos tabağındaki peynir kırıntılarına bakarak, birden atıldı; Rah-Ka olsun mu, biraz ironi katar. Başını salladı, onayladı Deha. Çizerken şairane konuştu Ressam; Alnında küçük bir sakar, ufukları aydınlatan bir kandil. Üç ayağında seki, sanki kehkeşan gezgini. Dudağında beyaz benek, konuşursa aşkı anlatır. Karşısında ise sonsuz zeka, boynundaki asil dövmeyle. Gülümsedi Deha, belli belirsiz. |Rah-Ka'dan bir pasaj.  

Evrenin dilini dilin ötesinde ara...

Hayl da büyük pencerenin yanında onları izliyordu. Hayl bir dilmaçtı, Hayl hafifmeşrepti. Hayl hamaset bilmezdi lakin. Evrenin dilini dilin ötesinde arayan, yerleşik anlayışları ve baskıları sorgulayan bir kaşifti. Harfsiz cümlelerden bahsederdi, anlaşılmanın dünyanın en kıymetli şeyi olduğunu yıllar önce anlamıştı. İçinde düşünce kasırgaları kopardı. Dışında ise umursamaz, vurdumduymaz ve karmaşık görünümlü bir sentordu. Kısık bir sesle konuştu; Neden hiç bebek sentor olmaz ki?! Pholos, Hayl'a döndü: Bir şey mi dedin? Hiç, dedi. Yok bir şey! ... |Rah-Ka'dan bir pasaj.

Yağan gül yaprakları ve alkışlar

— Korku ve acı rüyalarınıza bile yaklaşmayacak. Bu, tarafımdan sizlere bir taahhüttür!  Yağan gül yaprakları ve alkışlar içinde halkını selamlayarak içeri girdi İmparator. Altın işlemeli asasına dayandı. Silahlar ve orduların durumu hakkında askerlerden bilgi aldı. Bütün komutanlar karşı konulamaz bir güce sahip olduklarından bahsetti, ayrıca alacakları tedbirleri de anlattılar. İmparator memnun bir şekilde tahtına geçti ve her zaman yaptığı gibi uzak diyarlardan gelen iyi niyet elçilerinin ve getirdikleri hediyelerin kabulüne başladı. Egzotik ağaçlardan mamul mücevher işlemeli hazine sandıkları güçlükle taşınarak İmparator'a sunuldu. ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Varoluşsal temaslar

Haraya vardıklarında, toksik bitkilerden yayılan sisin içinden geçirilen atlar metamorfoza hazırlanıyordu. Pholos, Hayl'ı görünce hemen: "Gece çöpe attığım çürümüş üzümleri kafayı bulmak için sen yedin değil mi?" diye sordu. "Evet", dedi Hayl: "... çünkü her şeyin ilk hali güzeldir!" Pholos: "Mankafalı, zavallı birisin sen!" Devam etti Hayl: "Parfüm yerine de hoş kokulu çiçekleri ararım. Her zaman varoluşsal temasları tercih ederim. Böylesi daha güzel."  ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Yakamoz avcıları

Elleri vardı onların, adeta maddeyi yeniden var eden. Her parmak ayrı bir marifetti. Ve elleri onların her şeyi oldu. Kendilerini, kendi illüzyon gösterilerine kaptırdılar. Yakamoz avcıları onlardı. ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Kadehler tokuştu

"Yoruldum" dedi Hayl, "... az şurada dinleneyim." Rah-Ka da durdu. Gün batıyordu. Yandaki bahçeden konuşmalar geliyordu. "11 ay kaldım ben içeride" dedi bir sentor; kahkaha attı diğerleri, ellerindeki kadehlerden şarap damlarken. Sakalları örülü olan diğeri; "Her canlı aynı sistemdir ve dişiler ile erkekler arasında sadece tek fark vardır; o da dişilerin biraz daha az eril olmasıdır, o kadar" dedi. Diğeri başını salladı iki yana, ve sırıtarak; "Hayır! Hiç bir şey dişi gibi değildir. Vücut hep iyi, temiz şeyler alır, bozarak dışarı atar. Sadece bir kısrak bunun tam tersini yapabilir. Dişilere karşı biraz saygılı olmalısın." Kahkahalar yükseldi yine, kadehler tokuştu.  ... | Rah-ka'dan bir pasaj.

Bir balık kadar sessiz ölür ruhlarımız

Hayl barınaktaki izleri göstererek Rah-Ka'yla konuşmaya başladı: " Bir balık kadar sessiz ölür ruhlarımız, kaldırdığımız toz kadarız şu dünyada. Tırnaklarınla kazdığın taşlardan, duvarlardan okur zaman, çektiğin acının derinliğini. Dünya sadece hava, su, ateş ve topraktan mı oluşmuştur? Hayır! Bunlar sadece sentorların mitolojisi. " ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Yolları ayırmak zor değil

Define arayan bir sentor, imparatorluk mütercimi Hayl'a şöyle dedi: " Eğer gerçekten senin bahsettiğin gibi göremediğimiz bir ruhumuz varsa, o da şu damarlarımızda gezen kandır; göremiyoruz ama. " Yağmur devam ediyordu. Şehrin dışındaki eski sentor heykellerinin önünde duruyorlardı. Elindeki marula meyvesinden bir ısırık daha aldı Hayl ve haykırdı; " Yolları ayırmak zor değil, yılları ayırmaktan haber ver sen ey ayrılık! " Sonra heykellere bakarak; " İşte o gerçeği bulduğum an sizden her yılımı, günümü geri isteyeceğim; her saatimi, dakikamı hatta saniyelerimi. Derin uyku esir alana dek güneşin battığı ufuklara doğru sürüklediniz bizi, sonra güneşin doğduğu yerde uyandık. Hırsınız bizi de aldattı. " Defineciye döndü: " Nefsin siyah rejiminde ihtilal yapma cesaretin var mı? Ah bir bilseydin asıl aradığın gömü içinde, sende zaten. Tapındığın altın kolyeler yuların, bilezikler de kelepçen olmuş. Ezelden beri mahkumsun. " Defineci sentor acıyarak

Ceset çöplüğü

Hayl, şöyle dedi Pholos ile satranç oynayan Deha'ya: " Var oluş gayemiz dünyamızı ceset çöplüğüne çevirmek miydi? Sonsuzluğu kafeste yaşatır benlik. "  Deha da cevap verdi: " Peşinden koştuğun şu süvarilik var ya, bir imla hatası gibi, asırlık. Değişmek nedir bilmeyen, eskilerin masalları. Dillerde gezinen o efsane ve güçlü bir afyon. Sen kişilik bölünmesi yaşıyorsun. " dedi. " Ruh bölünmesi yaşamaktan iyidir " cevabını alınca Deha daha fazla dayanamadı. Hayl'ı darp etti. Neredeyse öldürüyordu. Pholos engel olmak istedi. Deha, Hayl'ı iki göz çukurundan parmaklarıyla kaldırarak: " Ölmek için doğan zavallı ölümlülere hak ettikleri mutluluğu vermek ne zaman kötü oldu!? Saman kafalı arkadaşların seni kurtaramayacak. " Hayl yüzündeki kanı eliyle temizlerken titrek bir sesle: " Dünyada seninle ortak bir dilimiz var. Ya ukbada olacak mı; hiç sanmam! " diyebildi. ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Fakat orada doğru kimse yok

Rüzgarın elleri buğday başaklarının üzerinde geziyor. Genç sentor Hayl, eski bir klanda yaşayan ihtiyar babasının yanına gitti. Babasında lepra hastalığı vardı. Ona selam verdi ve dedi ki: " Sentorizm atlarda olmayan böyle yeni hastalıklar türetir baba. " Kulakları iyi işitmiyor, bir boynuz ile duymaya çalışıyordu babası. Oğluna yaptığı iyiliklerden bahsetti. " Neden Hayl ismini verdik sana? Çünkü hayallerimizi gerçekleştirecek olan sendin. Çok az kimsede olan dilmaçlık eğitimini aldırdım sana " dedi. Hayl da " Baba! Sen, henüz ben hiçbir şey bilmeyen bir tay iken ruhuma, gerçek yüzüme, özüme hiç bakmazdın. Sadece bedenim olan bineğime bakardın ve yelelerini okşayarak onu severdin. Her şeyi bineğimden bekledin. Ruhumu, doğal özümü hiç görmedin. Ve bugün... gözlerin doğru yere bakıyor. Fakat orada doğru kimse yok. Şimdi bu büyük aldanışı düzeltme zamanı! Ben bir süvari olacağım. Doğduğumda olduğum gibi. Fıtrata uygun. Bu dünyaya beni gönderen iradenin benden hoş

Boşa yer işgal eden deri ve kıkırdaklar

Hayl'ın sol omuzunda bir maki maymunu vardı, boynuna kuyruğu dolanıp duran. Sağ elinde ise marula meyvesi, bir maymun bir kendi ısırıyordu, kafalar kıyak. Söyleniyordu; " Her şey konuşur ama duyan var mı? Her zerre haykırır. Ah o kulaklar, boşa yer işgal eden deri ve kıkırdaklar. Bana neden hep sarhoşsun sen, diyorlar. Ben de diyorum ki; bu sarhoşluk Panteon'da bin ayıklıktan iyidir. Atlar yaban bir yalan değiller. Onların hallerine ilkel saflık deyip geçtiniz. Sadece onların derinliğinde kaybettiğiniz şeyi görüyor ve korkuyorsunuz, o kadar. Ömrü kısa hayallerinizle yakamozları avlamaya çalışan çılgınlar sizsiniz! "  ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Beklentilerinden soyun!

" Dünya beklenti üzere kuruludur, ukba da. Sen beklentilerinden soyun! Acılarının kaynağı sana ait olmayan şeyleri sana ait sanman, kendine mâl etmendir. Kendine ait olduğunu düşündüğün her ne varsa Zittavl'e teslim et. " dedi Taruh ve bir şarkıyı hatırladı: Ateşe düşmeden, hararet nedir bilir mi ateş böceği, Ya karınca, ummânın derinliğini nereden bilecek, Fezadaki burçlara uçabilir mi serçe; kanatları dokunabilir mi yıldızlara, Toprağın bereketinden haberdar mıdır balık, Ya da bir nefir, hayat bahşeden nefesi tutabilir mi içinde?  ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Sen gidince diğerleri de durmaz

... Göründü doru at afakta, güneşi ikiye ayırmıştı. Derin doğadaki süvarileri arıyordu. Taruh'un yanına geldi sonunda. Onu dinliyordu şimdi: " Birkaç gün dünya, sonsuza dek ukba! Her ateş suyu kaynama noktasına getirebilir ancak suyu yanma noktasına getirebilen ateş sadece aşk ateşidir. Kaderlerin üçe ayrılacağı, kederlerin hiçe sayılacağı zamanı düşün. Dünya sana herkesin bilebileceği şeyler söyler. Sen herkesin bilemeyeceği sırlar ara. Zittavl için terk ettiğin her şey senindir, çünkü her şey O'nundur. Hicret bir tercihtir Rah-Ka. Belki Zittavl'e ulaşamayabilirsin ancak O'nun sana verdiklerinden başlayarak O'na doğru kutsal bir yolculuğa çıkabilirsin. Her şey tek ve benzersiz bir öznenin parçasıdır. Sen o öznesin, lakin o özne sen değil. Sentorlar, ruhlarını bedenlerine defnettiler. Şu sentorizme bak; boynuz kulağı geçti, hem de daha kavi ve yeni, ancak asla kendinden önce var olan kulağın işittiklerini işitemez. İçimdedir her sentorlaşan süvari. Benden ayrı

Karıncalar kadar...

Arkeoloji ve antika eserler ile ilgili çalışmaları olan kardeşim Salih R., yöneticisi olduğu sayfalardan biri için benden - kısa süre içinde - karikatürize bir illüstrasyon istedi. Projeyle ilgili mevzuyu ve hatta çizilecek figürleri beyan edince, bana sadece çizmek kalmıştı.  Çocukluğumdan beri yazı ve resim konularında zorlandığımı anımsamıyorum. Henüz ilkokula başlamadan evvel elime bir kalem geçtiğinde, kağıt bulamazsam gazete kenarlarındaki şerit boşluklara minyatür şehirler çizerdim. Evler, okullar, ağaçlar, kuşlar, camiler... en ince ayrıntılarına kadar özen gösterdiğimi gören Annem, şaşırarak: "Karıncalar kadar küçük bunlar" derdi. Benim için, bu resimlerin içinde Japon dioramaları gibi bir dünya saklıydı. İlkokul öğretmenim de beni fark etmiş olacak ki, sınıf arkadaşım Can ile beraber resim koluna seçmişti. Hayal edebiliyorsanız, dünyanızı imar etmeniz zor değildir.  Aslında, resim çizebilmek için öncelikle iyi bir gözlemci ve görsel hafızaya sahip olmak gerekir. HD

Mardibel, Greenland

Mandallardan Voltran'ı oluşturduğum günlerdi...  Çocukluk işte! Gelişen bedenin hücrelerindeki devasa potansiyel, hayalleri de devleştirir. Mardibel, tasarladığım hayali ülkede bir bölgenin adıydı. Ülkenin adı ise, Grönland ile aynı olduğunu sonradan öğreneceğim Greenland'tı; yani Yeşil Ülke. Metafiziğin, fiziksel görünüşü olan büyük bir ada. Sanırım on yaşlarındaydım. O sıralar elime bir atlas alır, uzun süre ülke coğrafyalarını incelerdim. Hayali ülkemi, Pasifik Okyanusu’nun güneyinde konumlandırdım. Harita sını da çıkarmıştım. Sanırım eski Batı Almanya'nın haritasına benziyor :) Bölgelerinin ve şehirlerinin isimleri vardı. Sürrealist bir vatan olunca, her yönden kusursuz olması da çok kolaydı. Eğitim, sağlık, iktisat, sanat, kültür, bilim ve askeri güçte bütün dünyanın en iyisiydi; ve zalimlere bela, mazlum insanlara deva olacak enternasyonal bir politika... Gülünç gelebilir, ama o zamanlarımda benim için o ada sanki gerçekti. Burada yeri gelmişken konuyla alakalı olarak

Kainat, sensiz sen ile durur

 ... " Kainat, sensiz sen ile durur. "  Doğanın el değmemiş derinliklerinde bulursun hayatın başlangıcını. Oradadır her şeyin ilk halinden eser. Gören kalplerin yurdudur. Yüklenilen özne, güzelliğin membası olur. Sonraları özneyi unutunca güzel şeyler, özne de onları unutur. Baş başa kalırlar bedenler ve taşlarla. Bakışlar sıradanlaşır. Varlığın özü yitirilir. İşte o zaman el değer derin doğaya. Hakikat ise değişmez, yalnız manzaralar değişir. Derin doğayı öznesiz istekler kirletir. Sonunda derinlik kaybolur, yüzeysel doğa kalır ruh için geriye. Sular bulandı. Bir süre beklemelisin, sakin ol. Sükunet en güçlü eylemdir, sabırdır. Duru sular, durgun yaşayanlara açılır. Sıfatlarından soyundukça içindeki derin doğaya ulaşırsın. ... | Rah-Ka'dan bir pasaj. 

Haris bir simyacı olma!

... Yalnız ile yalnız olan ve zamanın nabzını tutan Taruh, süvarilere konuştu: " Zittavl aşkına! O, varlık alemlerini yarattı. Şahit yoktu, emsal yoktu, ortak yoktu. Bir'den uzaklaşarak çoğalan varlıkların çokluğu, onların yokluğu oldu. Her varlığın Bir'e en yakın hali doğum anıdır. Fıtratı korumak, yaratılıştan gelen Bir'e yakınlığı muhafaza etmek; süvarilik! Varlıkların çokluğu, onların yokluğudur. Süvari olmak kainatın hulasası, özeti olmaktır. Sentorizm teferruattır, süvari olmak öz. Cehennemde ruhlar üşür. Bütün günahların başlangıcı, temeli Zittavl'i unutmak, O'nun yerine kalbte başka sevgiler beslemektir. Diğer günahlar yoldur, O'nu unutmak tüm günahların birleştiği kapkara bir nisyandır. Şu çiçekleri daha ne kadar güzelleştirebiliriz ki. Onlar zaten en güzel. Fıtrat en güzeldir. Ona bir şeyler daha katmaya hacet yok. Fıtrat varlığın en yalın, en saf ve doğal halidir. Fıtratına ekleme yapanlar yokluğa doğru adımlarlar. Fıtrat bir süreçtir. Zamanı gel

Yanarak tükenen bir masal

... Taruh: "İnandığın gerçek pay, tutkuların ise paydadır. Tutkuların arttıkça inancındaki hakikat azalır. Kendini bulamazsan sana ait olduğunu sandığın hiçbir şey senin olmaz; kendini bulursan bildiğin ve bilmediğin her şey senin olur. Huzuru hep mükemmellikte arama. Her yerdedir ama sadece özel özneler onu bulur. Unutma! Saman alevleriyle ışıldayan dünya, yanarak tükenen bir masaldır." ... |Rah-Ka'dan bir pasaj.

Geçici yaşamdan sonsuzluğa sızan

... Taruh konuşmaya devam ettti: " Bir ayraç olmalı bizi bu dünyadan ayıran. Geçici yaşamdan sonsuzluğa sızan. Bir yol olmalı yürüdüğümüz, varlığımızın sebebine çıkan. Bulutların seyahatine şahittir gözler, ya dağların? Dünyasını tasarlarken esirgeyen Yaratıcı'nın olmadığı mekanlar var eden, aslında cehennemde bağışlayan Yaratıcı'nın olmadığı mekanını tasarlamaktadır. Ukba yurdunu kendisi tasarlar. İmdadını kimseye duyuramaz kendinden gayrı. Çünkü tasarladığı mekanda kendisinden başkasına yer vermez. Seslenen odur, duyan da tek o. Kimse yoktur. Yalnız kendisi, egosu ve aynadaki sureti. Dünyada tasarladığı gibi kusursuz. Cehennem bu nedenle acı çekilen yer değildir, acı çekeni kimsenin duymadığı yerdir. " ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Kınından çıkan bir kılıçsın şimdi

 ... "Toprağı dirilten yağmurlar, senin içindeki gökyüzünden yağar."  Ölmeden önce ölünce sen, kâinatın her yerinde doğdun. Güneş, su içen karıncalar kadar sessiz batıyor; Panteon da yokluğa doğru evriliyor. Miras olarak bir sekel bıraktılar geriye doğada. Tepelerde yankılanan lir sesleri sustu. Sıcacık bacalar buz kesti şimdi. Hayallerin heyelanı, düşlerin düşüşü. Hayl, ölen Rah-Ka'nın gözlerini kapatırken şöyle diyordu; "Kınından çıkan bir kılıçsın şimdi." Hakikat değişmedi, zamanlar değişti.  ...  | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Yörüngeler Çağı

“ Sınırsız güneş, sınırsız gezegen! ” Dünya çağlarından sonra insan ırkı galaksinin sınır uçlarına kadar yaklaştı. Ötegezegenlere yerleşmeyi sağlayan uzay teknolojileriyle birlikte artık yörüngeler çağı başlamıştı. Dünya sorunlarından olan aşırı nüfus artışı, iklim değişikliği ve yetersiz doğal kaynakların neden olduğu kaygılar, yerini biyolojik ölümsüzlüğü aramaya bıraktı. Yörünge değiştirebilen yapay uydu endüstrileri ile de insanlık küresel yaşamdan evrensel yaşama geçti.  Yörüngeler çağında üretilen ilk uydulardan biri de eski ve küçük bir uzay kasabası olan Vertigo°. Bir gaz devinin yörüngesine oturan bu metal küre, uzun zamandır uydu emlakçılığının gözdesi olmaktan çıktı. Nadiren hurda uydu tüccarlarından teklifler alıyor olsa da, uzaya yaydığı meta-frekans reklamlarıyla nüfusunu ve dolayısıyla da ömrünü uzatmaya çalışıyor:  “Hey! Bu Vertigo°’nun sesi. Sizi uzayda bir atom kadar küçük ancak en az onun kadar etkili bir yaşam platformunun vatandaşı olmaya davet etmekten gurur duyuy

Café Imanecho

Asteroid kuşağı ile talihsiz bir temastan hasarla kurtulan kozmik nakliye gemisi, zorunlu ikmal ihtiyacı için Vertigo°’ya yanaştı. Uzayın belki de en eski metal gezgini olan Vertigo°, uzaklardan gelen altı mürettebatlı misafirini ağırlayacaktı. Bu küre kasabanın tasarımını ilk görenler, neden yenilenmediğini sorar ve: "Bu yorgun uydunun bir nostalji tutkusunun eseri olduğunu" öğrenirlerdi. Uydu kasabanın en önemli özelliği de zaten buydu; eski olmak. Ziyaretçilerin çoğu ise içindeki Imanecho'yu merak ediyordu; galaksinin en otantik ve en ünlü kozmik kafeteryasını.  Radruum kapının üstündeki tabelayı görünce: “Ben bir yankıyım mı?! Nasıl bir isimdir bu böyle? Yankı olma, ses ol!” dedi kendi kendine. Manhalis ise belli belirsiz gülümseyerek: “Kimin sesinin yankısı olduğuna bakar o!” dedi. Nakliye gemisinin mürettebatı içeriye girdiğinde, dünyalı modernitenin batan devasa gemi için yaktığı ağıt “My heart will go on” yankılanıyordu kafeteryada. Yer minderlerine oturdular, ant

Yoo Khann

Kuhmanend, kozmik kafeteryadan Yoo Khann'ın yeniden canlandırılmasından sonraki konuşmalarına ait mediko-arşivleri istedi. Sofradaki arkadaşlarıyla birlikte ilk konuşmayı açtılar. Yoo Khann bembeyaz bir oda ve beyaz kıyafetler içinde yataktaydı. Bir tıp profesyoneli de yanında duruyordu:  Profesör: "Peki, şimdi nasıl hissediyorsun kendini?" Yoo Khann: "Sanırım daha iyi."  Profesör: "Sormamın sakıncası yoksa, şu anda geçmiş yaşamından ilk neyi hatırladığını öğrenebilir miyiz?" Yoo Khann, biraz duraklayarak: "Dr. Remillaum'un dersliğindeydim... Ona Dr. İnanılmaz diyorlardı. İlk derste öğrencilerinden her birine ve bana, her sayfasının üzerinde transparan bir kağıdın bulunduğunu daha sonra anlayacağımız bir kitap verdi ve "Bu kitabı inceleyeceğiz ve farklı bir isimde ve bambaşka bir kitap olarak yeniden çıkaracağız" dedi. Bizim meraklı bakışlarımıza karşı da: "Kitabı yeniden çıkarmak sandığınızdan çok daha kısa sürer" dedi. So

Kapının arkasındakiler...

Manhalis, arkadaşlarını kafeteryada bırakarak Radruum'u aramaya başladı. Yeniden canlandırılan arkaik insan Yoo Khann nedeniyle olsa gerek Vertigo° kalabalık görünüyordu. İnsanlar nostaljik zamanların bilinmeyen yönlerini data şeklinde değil de hissederek keşfetmek istiyor olmalıydı. Bu eski, hatta hurda uydudaki yoğunluğun başka bir açıklaması yoktu çünkü.  Vertigo°'nun en ücra köşesine vardığını, çıkmaz koridorun sonunu görünce anlayan Manhalis geri döneceği sırada ilginç bir kapı gördü. Mekanda bir anomali gibi görünüyordu. "Madem uzayın bilinen en sıra dışı yerinde misafirsin, bu kapının arkasındakileri de görmeden ayrılmak olmaz" dedi kendince. Kapının açılması için herhangi bir yardımcı yoktu. Bekledi, sonunda elini sürdüğünde yavaşça açıldı; uzunca bir uykudan uyanan gözler gibi. Burası bir atölyeydi. Mitolojik kitaplardan bir alıntı kadar eskiye benziyordu. İçeride ihtiyar bir adam çalışıyordu. "Hoş geldin!" dedi. Bir kaç adım attı, yaklaştı ihtiyara

Dr. İnanılmaz

Mürettebat ile birlikte kafeteryada kozmik çorbalarını yudumlarken, Kuhmanend karşısında asılı duran Feydamid'in antik resmine bakarak: "Uzayda yüzen bu kasaba tam bir anakronizm" dedi. Hueha gülümseyerek cevap verdi: "Aslında anakronizm diye bir şey yok ve her şey her vakıa dilimine ait olabilir. Zaman anlamında geçmiş ve gelecek yoktur, olay ve ilişkiler açısından öncelik ve sonralık vardır." Kısa bir sessizlikten sonra arşivden bir başka konuşmayı açtılar;  Profesör: "Nasılsın Yoo? Daha sağlıklı gördüm seni." Yoo Khann: "Evet, öyledir."  Profesör: "Geçmişinle ilgili yine bizimle paylaşma cömertliği göstereceğin başka bir anının olduğunu ümit ediyorum." Yoo Khann: "Zihnimde Dr. İnanılmaz'ın eski zamandan kalan bir diğer konuşması var: Hayat inanılmazdır; varlıkların hepsine yakın olamazsın ancak onları var edene yakın olabilirsin." ...  Kısa süren konuşma bittikten sonra odadan çıkan Profesör, biraz hayal kırıklığına

Bir gezegende kral olun

Café Imanecho'daki içeceklerin üzerinde galaktik patlamalar dolu... Ve bardakların çevresinde dönen bir reklam: "Gezegen ve uydu mimarlarını işsiz bırakacak bir teklifimiz var; Bir gezegenin değil, yıldızın yörüngesinde otur! Boş verin o sürekli sorun çıkaran yapay gezegen ve uyduları. Size gerçek gezegenler verelim. Uzak yıldızlarda tamamen doğa harikası gezegenler; içinde hazır bulunan sentetik insan halkları ve canlılarıyla birlikte gerçek bir gezegende kral olun."  ... | Vertigo°'dan bir pasaj.

Paris'te kahvaltı, Venedik'te sanat

Manhalis şaşırmış bir hal içinde sordu; “Neden burada bir yardımcın olmadan tek başına çalışıyorsun?”  İhtiyar, “Yalnızlığı severim, sonucuna da razıyım. Zirvede bir unutulma ve dipte bir gizlenme olmadan tahkik seviyesinde bir yalnızlık da gerçekleşmez” dedi ve dünyada yaşanmış eski bir olayı anlatmaya başladı:  “İnsan ırkı için dünya çağının sonu çok yakınlaşmıştı. Bir çok farklı hastalıklar türedi. İnsanlar birbirlerinden kaçmaya başladılar. Bu hastalıklardan en korkunç olanına yakalananlardan biri de zenginliği dillere destan bir iş insanı olan Rera'ydı. Maddi imkanları, sosyal ve iktisadi bilimlerde ders olacak kadar fazlaydı. Bir gün, karman hattının ötesine geçmenin ya da solaryumun çare olamadığı bir hastalığa yakalandı. Doktorları, artık güneşsiz bir saat bile yaşam sürmesinin mümkün olmadığını ve hayatta kalmak istiyorsa, dünyada sürekli olarak bulutsuz öğle vakitlerinde ve kapalı olmayan alanlarda yaşamak zorunda olduğunu söylediler. Onunla aynı hastalığa tutulanların öl

Aynı varlıklar veya yokluklar

 ...ve son konuşmayı açtı Kuhmanend;  Profesör: "Biliyor musun Yoo, zihninin sürekli incelendiği hissi pek hoş olmayabilir. İçinde bulunduğun psikolojik hali anlayabiliyorum. Bunu, insanlığın bilimsel mirasına önemli bir katkı olarak düşün. Seninle bir anımı paylaşmak isterim: Geçenlerde kaldığım astral bir hastanedeki odamda yaptığım her şeyin gizli kaldığını düşünüyordum; bornozlu halim de dahil tıp öğrencileri için ders olarak gösterildiğimi öğreninceye dek! Bundan hiç rahatsız olmadım. Atalarımız dünyada iken, yaklaşık olarak senin yaşadığın yıllarda bir dizi gözlemler yapmışlar. Bilim arşivlerimize göre bu gözlemlerde, insanlar uydu görüntülerinden karşılaştırmalı olarak izlenmiş ve kendinden sonraki sosyolojik çalışmalara ilham kaynağı olan Ulusların Karakterleri isimli dev bir çalışma ortaya çıkmış. Senin de şu an içinde bulunduğun olağanüstü halinle, buna benzer bir katkıda bulunabileceğine inanıyorum. Daha nesnel anlatımlarla ilerlemeni rica ediyorum."  Yoo Khann: &q