20201001

Şaheser

Her kreatif sanatkârın bir şaheseri var. Ya sanatkârları yaratanın şaheseri? 

Aslında gerçekler, beş duyu organıyla güçlendirilmiş hayallerdir. Haktan başka gerçek yoktur. Öncelikle kişi bunu bilmeli. 

Şu bir hakikattir ki, insanoğlu asla hakka ulaşamaz. Kendi hakikatinde hakka ulaşabilir. Bu da onu kendine bir perde yapar. Dolayısıyla, hiç kimse hakka mutlak manada ulaşamaz. Bu irfan seviyesine ulaştığında, küçüklüğü ile övünür olmalı kişi. Kendisini hiçliğiyle tasdik etmeli. Haktan başka her şeyin hiçliğini de... Dua ise hiçin her şeyle buluşmasıdır, mikro ölçeğin makro bağlantılarıdır. 

Duası yoksa neye yarar bir hiç? Ve hiç değilsen neden dua edersin? 

İnsan egosu ıslah olmadan dünya ıslah olmaz ve aslında uzaydaki alternatif / akıllı yaşam formlarını da keşfedemez. Uzayda aradığı yaşamları kendisinde keşfetmeden bu mümkün olmaz. Gündüz göremediğini geceleyin hiç göremez. 

Evrenin hulasasıdır insan. Kainat gibi o da bilgi ve sevgiden oluşur. Ancak yaratıcının şaheseri farklıdır. Perdelerden azade, şaheserliği ile ayrılmalıdır. Herkes duvar, o ise kapı olmalıdır. Ve duvarlar koridorlara dönüp o kapıyı; şaheseri göstermelidir. Gerçeğe duvar isen (ki öyle) kapıyı göstermelisin. 

Kapı... 

Onda, önce bilginin ve sonra sevginin tevhidi olmalı. Esma ve ilmin ilahi döngüsü de. Arş'ın kusursuz bir yansıması olmalı. Zihin katmanlarının her birinde şah olmalı. Mekanlar ve dış onda olmalı. Parmak iziyle her eser benzersiz olsa da, şaheser ferdiyeti ile diğer eserlerden ayrılmalı. 

Ve... 

Ezelden gelip, 571 senesinde dünyaya doğmalı. Dünyanın güneş etrafında 61 kez dönmesi için gerekli zaman kadar yer yüzünde kalmalı. Göç ettiğinde ışığı miras bırakmalı. Eserlere yansımasıyla da fazla söze hacet bırakmamalı.

20200924

Berk ve Barika

... Manhalis, Vertigo°'nun otantik koridorlarında yürüyordu. Bir kesişim noktasında durakladı. Yeniden Radruum ile irtibata geçmek istedi, ancak ulaşamadı. Bu sırada yanındaki masal dükkanının önünde ilginç kozmik kıyafetleri ile çocuklar, insansı robottan çok eski bir hikaye dinliyorlardı. Kulağı onlara takıldı. Bilge ihtiyarlara benzeyen, elinde ahşap asası ile de ara sıra öksüren bu android ne kadar da gerçekçiydi; 

"Evvel zaman içinde iki kardeş; Berk, Barika ve kedileri Delis gizemli bir ormanın içinde uyanmışlar. Nereden geldiklerini ve nereye gitmeleri gerektiğini hiç hatırlamıyorlarmış. Etraflarına bakınırken kendileriyle konuşabilen ve çıkış yolunu bilen rengarenk bir papağan görmüşler. Ormanın derinliklerinde rehber papağan ile ilerledikleri sırada şiddetli yağmurlar başlamış. İzledikleri kuşu da kaybetmişler. Korkunç gök gürültülerine neden olan şimşeklerin ışığı ile yolu takip etmeye çalışıyorlarmış. Aniden her yer aydınlanmış ve Berk'in üzerine yıldırım düşmüş. Barika kardeşinin öldüğünü düşünerek ağlamaya başlamış. Ancak enerjinin çoğu ayaklarından toprağa geçen Berk, zorlukla da olsa ayağa kalkabilmiş. Üzerinden su buharları yükseliyormuş. Sırtında yanık izleri oluşmuş. Bir kaç saniye ayakta durabilen Berk yere yığılmış. Barika, kardeşini kuytu bir köşeye taşımış. Sabaha kadar orada kalmışlar. Gün doğduğunda Berk usulca gözlerini açmış. Yeniden yola koyulmuşlar, ormandan bir an önce çıkmak istiyorlarmış. Ormanın kıyısına ulaştıklarında karşılarına insan yapımı bir yer çıkmış. Burası çağlar ötesinden gelen, eski mi eski bir köşkmüş. Bahçesinde...

O sırada aradığı arkadaşını gördü Manhalis, hızlı adımlarıyla soldaki koridora girdi. 

... 

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200915

Güneşin Battığı Yer

Batı, coğrafi açıdan tropikal kuşak sınırlarında güneşin battığı yerlerdir. Felsefi yönden ise başlangıcı Antik Yunan ve Antik Roma'ya uzanan Avrupa'ya ve sonrasında Amerika'ya, kolonyal faaliyetleri sonucunda da küresel boyutlara ulaşan bir düşüncedir. 

Bu düşünce sistemi felsefe, din, sanat ve kültür içerikli ortak bir dünya görüşüne sahip milletlerin oluşturduğu medeniyettir. Sistem iki temel sütun üzerinde bina edilmiştir; Hristiyanlık ve Eski Yunan. 

Modernizm, Noel Baba, Hollywood, olimpiyatlar, kolonyalizm ve küreselleşme gibi pek çok kavram Batılı fenomenlerdendir. Bunları yaşamlarında  benimseyen insanlar, coğrafi olmasa da zihinsel seviyede Batılı sistemin parçalarıdırlar ve bütün bu insanların ait oldukları üst ülke, güneşin battığı yerdir.

20200914

Edebiyat Akımları

Değişen insan edebiyattaki değişimin asıl dinamiğidir. Edebiyat akımları ise bu değişimin en somut manzaraları sayılır. 

Belli bir dünya görüşü, güzellik, sanat ve edebiyat anlayışı alanında buluşan insanlar, edebiyat akımı (ecole / ekol, movement / hareket, school / okul) oluşturabilir. Bu, aslında edebiyat ve daha geniş bir bakış açısıyla sanata kolektif anlamlar yükleme çalışmasıdır. 

Edebiyat akımları beraberinde edebiyat kuramı, edebiyat eleştirisi, edebiyat tarihi ve edebiyat sosyolojisini de getirir. Çünkü edebiyat akımının edebiyata dair sorulara verdiği cevapların oluşturduğu düşünce ve değerler, eleştirmenler tarafından herhangi bir eserin değerlendirilmesinde eleştirel kriterler olarak kullanılmış (klasik eleştiri, romantik eleştiri, realist eleştiri, ...vb), bugün ve yarın da kullanılabilir. 

Edebiyat kuramı ve eleştirisi, dünden bugüne büyük ölçüde edebiyat akımlarının birikimleri üzerine bina edilmiştir. Edebiyat akımı mensupları zamanla farklı akımlara katılabilir / kapılabilir, bulundukları akımlarla devam ederken başka akımlarla da bağ kurabilirler.

20200913

Edeb-i Edebiyat

Arapça kökenli ve başlangıcında davet anlamı taşıyan, zamanla farklılaşarak sözlük anlamında iyi huy ve ahlâk, terim anlamında ise söz ve yazıda yanlış yapmamak halini alan edeb sözcüğünden gelen edebiyat kavramı, Tanzimat döneminde Fransızca yazın manasındaki littérature kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir. Tanzimat yıllarına kadar Türkçede manzum edebî metinler için şiir, mensur edebî metinler içinse inşâ sözcükleri görülür. Yeni haliyle ilk kez, İbrahim Şinâsî tarafından fenn-i edeb olarak kullanılmıştır. 

Dille gerçekleştirilen güzel sanat ve bu sanat üzerine yapılan her türlü bilimsel araştırma, inceleme, değerlendirme ve eğitim-öğretim faaliyetleri anlamlarına gelen edebiyat sanatı, en eski ve en yaygın sanat türlerindendir. 

Edebiyatın neliği ile ilgili söylenmiş birçok söz vardır. Gürsel Aytaç: "Edebiyat malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir kreatiflik, başka bir deyişle sanat dalıdır." İnci Aral: "Edebiyat savunma değil, tanıklıktır." Fernando Pessoa: "Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır." Friedrich Nietzsche: "Bir ülkede edebiyat ve sanattan çok siyaset konuşuluyorsa, o ülke üçüncü sınıf bir ülkedir.

Edebî bir eser üç temel unsuru haizdir: İçerik, dil ve yapı. 

İçerik: Nice ruh ve beyin sancılarının eseri olan ve sonu gelmeyen yorumlara kapı açan kurgusal dünya. Dil: İçeriğin estetik hazza ulaştıracak, en güzel ve en etkili bir biçimde sunulması görevini üstlenir. Yapı: İçerik ve dil ikilisinin ferdi ve özgün haritalanmasından teşekkül eder. Bu üç temel unsurdan başka bir de dördüncü unsur olarak Üslup vardır. Ancak üslup, diğer üç unsur gibi bağımsız değil, söz konusu üç unsurun birlik, bütünlük, çok yönlü ilişkileri ve edebî sentezinden oluşur. Edebiyat bu unsurlardan meydana gelen karmaşık fakat estetik bir terkiptir. 

Edebiyat eseri öznel / bireysel yapıttır. Ancak, sanatkâr hitap ettiği toplumun bir parçası / bireyi olduğundan etkisi altındadır. Edebiyat eseri kültürel bir değerdir. Kültürel unsurları ihata eder. Ayrıca yazınsal yönüyle kültür köprüsü olur. Toplumsal hafızayı taşıyıcıdır. 

Edebî eserlerde imgesel bir anlatım vardır. İmgesel anlatımlarda da öznellik yoğundur. Bu nedenle edebî metinleri yorumlarken herkesin farklı şeyler söylemesi beklenir. Bu da edebî metinlerin en önemli sanatsal özelliğidir. 

Edebiyatın varlık sebebi dildir. Dilin gelişmesinde büyük rol oynar. Dilin gelişmesi de edebiyatı olumlu etkiler. Bir dil sanatı olan edebiyat, malzemesi bakımından millî bir sanattır. Edebî eserin incelenmesi açısından da, edebiyat sosyal bilimlere dahil edilir.



20200911

Sözden ziyade sükuta yakın

... 
Vakit kaybetmeden ihtiyar mezar ustasının adresine gittiler. Ona selam verdiler ve: 

- Senin, eskiden Dr. İnanılmaz ile karşılaştığını öğrendik. Biz uzun yıllardır onu arıyoruz. İpuçlarına ihtiyacımız var. Onunla karşılaşmanı anlatır mısın? 

Yaşlı adam öksürdü, nefes almakta zorlanıyordu. Yine de onun hatırlatılmasına memnun olmuş, adını duyunca belli belirsiz gülümsemişti. Duraksayarak konuşmaya başladı: 

- Çok uzun zaman önceydi. Ancak unutulmamayı hak eden biri o. Tamamen dolu bir kumbara ile gelip, benden kendisi için bir mezar yapmamı istemişti. Henüz dokuz veya on yaşlarında ay yüzlü bir çocuktu. Şaşırmıştım. Ebeveyni olup olmadığını ve neden böyle bir şey istediğini sormuştum. "Senin mezarını yapmaya benim ömrüm yetmez" demiştim. Ayrıntıları hatırlamıyorum ancak onun bu davranışına neden olan durumu anlatmasını istedim. Oysa konuşmak istemedi, ancak ısrarlarımdan sonra ezber olmayan ve çocuk düşünce dünyasına göre anomali gibi duran şu sözleri söylemişti: 

"Çok azı hariç insanlar uykudadır. Rüyalar aleminde yaşarlar. Bense gerçeği görmeyi istedim. Ancak, filozof ve teologlardan uzağım. Felsefeciler sözleriyle hakikatin üzerine bir perde çekerler. Teologlar ise hakikatin üzerine kapkara iki perde çekerler. Kendi hakikatlerini hakkın hakikati diye dayatırlar. Halbuki hakikat sözden ziyade sükuta yakındır. 

İnsanların hakka ulaşmaları gerçek anlamda mümkün değildir. Hakkın insandaki izlerinden başka, insanın hakka dair bir bilgisi de yoktur. 

Babam yalnız kalmayı istedi. Bu yüzden onun misanthropic olduğunu sandılar. Halbuki o insanları severdi. Ne var ki, başta annem olmak üzere sevdiklerinin çoğunu toprağa vermişti. 

Yaş ilerledikçe toprağı daha çok sevmeye başlarsın. Çünkü, çoğu sevdiğin ondadır. Toprağı seven babam, bahçıvan oldu. Sevdiklerinin mekanlarını güllerle süsledi ve orada her şeye hak ettiğini verdi. Gül yetiştirir, zararlı bitkileri temizlerdi." 

Sonra bana: 
- Anlaştıysak şimdi çıkmam gerekiyor. Dedemin ilaçlarını hazırlamalıyım, 
dedi ve çıktı gitti. 

Bu görüşmemiz ilk ve sondu. Onu daha sonra bulamadım. Ondan geriye kalan, içimde bıraktığı tanımlayamadığım acı bir özlemdi. İnanılmaz bir çocuktu o. Sanki öz oğlumu kaybetmiş gibiydim.
... 

| La Ceberumena'dan bir pasaj.

20200907

Vahadaki Su

Bir fecr vaktinde kâinat uyurken, mutlak tekilliğin varlıklar atlası vahadaki berrak suya yansıdı. Lahut, ceberut, melekut ve nasut âlemleri... O, tekil gerçekliğin Şaheseri oldu. Evrendeki şeyler ise diğer eserleri. 

Ne ondan önce, ne de ondan sonra bu kadar saf ve böylesine kusursuz bir yansıma yoktu. Saflığı her şeyden onda bir parça olması, kusursuzluğu ise her bakıştaki farklılığıydı. Hem inikâs hem insibağ; büyük resim değil, en büyük resimdi. Onda âlemler ve makamlar seyredilirdi. Doğudan gelen ebrû, onu taklit etti sonsuza dek. 

Herkes gemisinde kendi denizi kadar yükselir. Bir insihal ile yolu bu suya çıkanın ise gemisi deniz olur. Çünkü, varlıklar atlası onundur. 

| La Ceberumena'dan bir pasaj...

20200820

Sanat Nedir?

Mevzu, şu efsane soru; sanat nedir? 

Sanatın ne olduğunu ya da ne olmadığını söyleyebilmek kolay değil. Lev Tolstoy'un, okul gezisi sırasında on yaşındaki bir çocuğun "sanat nedir?" sorusuna cevap bulması otuz yıldan fazla sürmüştü.

İnsanlar varlıklara yükledikleri anlamlarla kendi subjektif dünyalarını kurarlar. Sanat da kendisine verilen anlam ile varlığını gösterir. Tanımı, egemen paradigmalara ve toplumsal zihin katmanlarına göre değişir. Bu yazıda, Batı medeniyetinin lanse ettiği sanat anlayışını değerlendiriyoruz.

Batılı felsefede Platon ve Aristoteles ile başlayan ve Baumgarten'la güncellenen estetik bilimi, dünyada tüketicisi hazır sanat tanımlarını üretir. Öncelikle, sanatın neliği ile ilgili Batı'da kullanılan etiketleri aktaralım.

İnsan kaynaklı biyopsikolojik hal ve davranışlar dört mühim gayeye yöneliktir; menfaat, gerçek, iyilik ve güzellik. Otomobil faydalıdır menfaati, Bağdat başkenttir gerçeği, Yaşlılara yardım iyiliği ve Gül kokusu güzelliği ifade eder. Burada güzellik sanatla ilişkilendirilir. Güzel estetik haz veren şey, güzellik ise estetik haz veren şeyin sahip olduğu niteliklerdir. 

Sanat yapay bir güzellik nesnesi olduğundan, doğadaki asıl güzelliklerin taklidi durumundadır. Arapça kökenli bir kelimedir ve ustalık, hüner, marifet gibi anlamlara gelir. Önceki şekli zanaattır. XIX. yy'a kadar bizde ve Batı'da zanaat kelimesi, sanat kelimesiyle aynı anlamı haizdir. Sanat (art) güzellik odaklı iken, zanaat (technic) fayda odaklıdır. 

Neredeyse sanatçı sayısı kadar tanımı olan sanatın, Batı'daki en efektif tanımı şu olsa gerek; "Sanat, insana rağmen insanın ikinci doğasıdır.

Sanat, insan eseri olması nedeniyle doğal güzelliklerden ayrılır. Bu nedenle, estetik bilimi (sanat felsefesi) tarafından doğadaki güzellikler sanat eseri sayılmaz. Bu manadan kopma noktası, medeniyetlerin ayrılan yollarını göstermesi açısından dikkate değerdir. Bir araştırmacı, insan ırkının bölünüşündeki şifreleri bu kopuş noktasında bulabilir. 

Haliyle, her insan eseri sanat olamayacaktır. Bir sanat eserinde özgünlük, teklik, bireysellik, zaman dışılık, her ortaya çıkışında yeniden hayat bulma ve muhatapları tarafından farklı anlamlara kavuşturulma gibi özellikler bulunmalıdır. 

Batı estetiği güzel sanatları hiyerarşik bir düzende sıralamıştır. Bu sıralama basitten karmaşığa, somuttan soyuta, maddeden manaya ve faydadan güzele doğrudur. 

Mimari < Heykel < Resim < Müzik < Edebiyat 

Doğu estetiğine gelince... yüzeysel sanatlar yerini manalara bırakır. Sanat aykırı hisleri tetikleyen; korku, kahkaha, illüzyon veya haz fabrikası değildir. Toprağa tutunan güllerle, gökyüzüne tutunan yıldızlardaki tek renk ve ahenk keşfedilmiştir. Sanatçı, ezeli sanata bir ayna konumundadır. Enerjisini benlikten alan her özgün yapıt, ezeli sanat yanında bayattır. Ancak, bu müteal kadim sanat Doğuda muhafaza edilememiştir. Zamanla, Batı gibi insanın özünü dışlayan, misanthropic bir sanat anlayışı egemen olmuştur. 

Gönlümüzde Doğunun spiritüel mirası ile, Batı dünyasının ardına takılıp gitmemiz mukadderdi de, hiç olmazsa sadece bedenlerimiz gitseydi. Derin uyku bizi sarıncaya dek güneşi takip edeceğiz battığı yere doğru, sonunda güneşin doğduğu yerde uyanacağız. Vakit çoktan geçmiş olduğu halde. 

| Fehmi YILMAZ

20200810

Derin bir nefes...

... 
Birkaç adım öğrencilere yaklaştı ve devam etti; "Yerkürenin doğasını inceleyen jeofiziğin endüstriyel pratiği, Kuzey Amerika'da petrol sahası sondajlarıyla başladı ve nükleer güç santrallerinin konumlarının belirlenmesinde önemli gelişim gösterdi. Deprem tehdidine karşı zemin yapı etkileşiminde de önemli mesafeler katetti. Peki bu seviyeye nasıl gelindi?"

Derin bir nefes aldı, senelerdir ilk defa nefes alırcasına; "Eski çağlarda dünyanın elips olduğunu bilmeyen insanlar onu düz bir tepsiye benzetmişlerdi. Bir fil yada kaplumbağa sırtında duran bir nesneye, ya da buna benzer insan hissiyatına mağlup olmuş ve delilsiz düşüncelerin semeresi olan niteliklere. Uluslararası Bilim Konseyi raporlarına göre..."

Derken kapı hafifçe çalındı. İçeriye uzuna yakın boyu, geniş omuzları, ışıldayan gözleri, gür siyah saçları, bir haftalık sakalı ve spor kıyafeti ile bir öğrenci girdi. Profesör'le göz göze geldiler.

| Everest'ten bir pasaj.

20200727

O'nun adımları...

Profesör her zamanki mütebessim, mütevazi ve vakarlı haliyle amfi kapısından içeriye girdi. Yüksek rakımlı tepelerde görülebilen, sıra dışı çiçeklerin latif kokusu da O'nun adımlarıyla amfiye yayıldı. Ay gibi cemali, paha biçilmez mücevherlerden yüz çevirtir. Kırk yıllık tecrübesi ve gayet şefkatli bir babanın etkileyici sesiyle öğrencilerini selamladı ve manevi nasırlarla kaplanmış ellerindeki haki renk klasörü, ahşap masanın üzerine bıraktı. İlk kez ders anlatıyormuş gibi temkinli fakat tam mücehhez bir ordinaryüs kadar sakin, emin ve kesin ifadeleriyle konuyu anlatmaya başladı; 

"Arkadaşlar! Kısa bir hulasa ile jeofizik terminolojisini puzzle misali bir araya getirirken, insanoğlunun nitel jeofizikten nicel jeofiziğe geçişini seyredeceğiz. Miletli Thales'in evren ve su elementine dair teorilerine, Ebu Reyhan el-Biruni ile zamanında bilimin zirvesine ulaşan kuramlara ve diğer tarihi notlara seyahat edeceğiz.

| Everest'ten bir pasaj.

20200715

Yansımalar

Sis ardındaki dağdan yankılanan sesleri duyuyorum. Vakıalar doğuyor, vakıalar ölüyor evrenimde. Ve, benden kopan her şey bana geri dönüyor. Gerçek, aşk, bilgi, istikamet ve miras; varlığımdan sızan nehirler benden bana akıyor. Memba da, deniz de ben oluyorum. Ne olduğumu bilmiyorum. İşte, kendisel bir döngü! 

Bir şifa diliyorum; yansımalardan felaha ermeyi. Emri yerine getirmeyi değil, hakkı yerine getirmeyi; her şeye hakkını vermeyi. 

O ütopya, ne güzel bir diyar. Orada hiçbir şey bilmezsin, hiçbir şey istemezsin, hiçbir şey yapmazsın. Bilmeyi, iradeyi ve fiili kusursuz olana bırakırsın. Cennet seni arar, ondan kaçamazsın. 

"Ebediyete kadar öldük, artık bir diriliş ummuyoruz.Sisin içinden gelen bu deryaya dalıyorum. Durup onunla kalsam, dalgalar içinde kendimsiz olsam, diyorum. 

Her şeyin yok olarak birleşmesini görmeliyim. Kafamdaki çokluk tozlarından silkinip, onu tertemiz bir ayna yapmalıyım. O vakit bir kalbim olacak. Kainatın dışına çıkmadan da bir kalbim olmazmış. 

Bir zamanlar, "Yansımaları terk et, O'nu bulursun." demişti. Ruhumla buluşmalıyım ve bir meta CV yazmalıyım kendim için. Kendini bilmeyen, O'nu bilir mi?

20200711

Testideki Derya

Algılarımız evrenin bizi sardığını düşündürür. Oysa insanın evreni kendi beynidir. Kainatın tamamını fetheden bir kral olsa da ancak kendi kainatı kadar, yani beyni kadar hükmedebilir. Bu nedenledir ki insana en büyük engel kendisidir. Ömrü seksen sene de olsa, sonsuz da olsa ancak kendi evreni kadar yaşayacaktır. Güncel haliyle dünyamızda yaklaşık sekiz milyar kainat (umwelt ya da alem-i suğra) yaşam sürer. Bu açıdan, mikro seviyeden makro seviyelere kadar bütün kırılmaların, kaosların ve savaşların asıl nedeni daha belirgindir: sonsuzluk arzusu.

Salyangoza sonsuz bir ömür verilseydi, 
onun sonsuzluğu ne olurdu?

Efsaneye göre, Enkidu’nun arkadaşı Gılgamış arzu ettiği sonsuzluğu yakalayamadı. Bunda asıl mesele onun epik yolculuğunun sonunda sonsuzluğa ulaşamaması değil, istediği sonsuzluk; yani kendisiydi. Hakiki sonsuzlukla tanışmış olsaydı, beyinden kalbe tekil bir yolculuk başlatan kahramanı okuyor olurduk.

Hazret-i Abdülkadir (k.s) der ki; "Avuç içi kadar dar bir yerde de kalsan, geniş sahalara da çıksan her ikisi de sana göre eşit olmalı." Avuç içi kadar yer, insanın beyninde kullandığı biyolojik alandır. Zaten sahralarda da olsa, o avuç içi kadar alanda yaşar. Afak ve enfüsteki delillerin özdeşliğini idrak ettiği an, hikmete giden yol olan ‘men arefe nefsehu’ irfanına ilk adımı atmış olur. Sonraki adımlar ise malum; kırılmadan önce testideki deryayı bulmak. Peki, testideki derya nedir?

Hakk’ın varlığında varlık buluncaya dek, 
insan için sonsuzluk avuç içi kadar bir yer olarak kalır.” 

Kalp, ekseriyetle göğüs kafesindeki dolaşım sistemi organımız olarak bilinse de, İbn Arabî'nin (k.s) ifadesiyle ‘terakkinin sonsuza dek sürdüğü’ benzersiz bir aynadır. Sonsuzluk, mutlak sonsuz olandan başkası ile bu aynada temelli bağ kurmamaktır. Tasavvuftaki rabıtanın hakikati de budur. Zaten, bir gün tüm yaratılmışlardan bağlar çözülecek. Tasavvuf marifeti bunu önceler, yarınlara bırakmaz. Şeyh Galip, dizelerinde bu devranı ne de güzel anlatır;

Her renge boyan da reng verme,
Mir’ât-ı safâya jeng verme!

Bütün renkler aynaya yansır, ancak o hiç birine boyanmaz. Dünyanın mahiyeti de kalp aynasında akseder, fakat o masiva ile boyanmamalıdır. 

“Denizi bir testiye döksen ne kadar alır? Bir günlük nasip!” diyen Celaleddin Rumi (k.s) sonsuzluğun fani bir bedene sığmayacağını hatırlatır. Sınırlarımızı, testiye deniz sığdırmayı planlayarak ya da testideki denizi görmeyerek kendimiz çizeriz. Simurg gibi kanatlanmak, ancak kalp kanatlarının açılması ile mümkün olacaktır.

Buddha'nın “Ne düşünüyorsak, oyuz. Her şeyimizin kökeni düşüncelerimiz. Düşüncelerimizle dünyayı kurarız.” sözleri ile, Shakespeare'in “İyi de yoktur kötü de! Düşünce var eder ikisini de.” cümleleri, farklı dünyalardan gelen eş seslenişlerdir. Yüzlerce asırlık entelektüel düşünce mirasında bu tür denklemleri sıkça görmemiz mümkündür, ancak bu denklemler marifet aşamasına geçemediğinden hep yarım kalmışlardır. Bilgi var, eylem var, ancak marifet yok. Bu noktada, impostor sendromu ile karşılaşırız. Steinbeck ve Einstein gibi meşhurların da yaşadığı bu sendromun asli kaynağı, beyinden kalbe hicret edememektir. Baudelaire'de bu; “Her nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir.” ifadesiyle yerini bulmuştur.

Cihad-ı asgar topraklarını genişletir, 
cihad-ı ekber ise evrenini genişletir.

Kendisine saygısı olan her birey, ‘dünyaya nereden geldiğini, şimdi nerede olduğunu ve nereye gittiğini’ sorgulayabilir. Yalnız beyin seviyesinde kaldığında, beyin kıvrımları ile bağırsak kıvrımları arasında nüans göremeyecektir. Gökkuşağını cehennem kuşağına çeviren Batılı düşünce sistemlerinin, insanlığa dayattığı evrensel yaşam seviyesi de nihayetinde budur. 


Fehmi YILMAZ

20200627

O ve aynalar

- O ve aynalar -

sessizlik kadar sonsuz olan sesiyle
"ey rabbim! ...baktığım aynalar sensiz 
bilmem, neye yarar?" dedi

onun elindeki damarlar bir delta gibi
dokunduğu deryaya can verir
batıdan doğuya akan nehir
ya da doğudan batıya akanlar
onun elinden dökülür susamış deryalara

"zehr ile şol aş" yenmez mi
gönül aynalarını onaran elden

sanma ki ondandır
zehir senden zahir olur
sabırlı olmama zehri
tevekkül etmeme zehri

birer aynadır insanlar
buğulu ya da kırık
nadiren, berrak sudan öte

çokluk hırsı kırık aynalarda çoğalır
devası, bu deltadan akan kadim sulardır

sonsuza ayna olamıyorsan
sonsuza ayna olana ayna ol
sonsuzla aynı olanla aynı ol

istemem, ömrümü âlâsıyla değişmek
onun gözlerinde yansımaktı en güzeli


Fehmi Yılmaz

20200626

Rah-Ka: Zittavl’i unutunca ölmeye başlar ruh

Ve, sözü hitama erdirdi Taruh:

"Zittavl, inançsızların sabıkalı sözlerinden münezzehtir. Son nefesi verince değil, Zittavl’i unutunca ölmeye başlar ruh. Ruh kamburlaşır, inanç çürürken. En büyük düşüş sırat köprüsündedir. Evet, bir süvari dünyada parmak izi bırakamaz, ama bir sentor da...  Yaratan ve nizam veren Rab, bizden neden vazgeçsin!? O, bize bilmediklerimizi öğretmek ve bizi, bizden önceki iyilerin yoluna iletmek istiyor. Bu dünya hayatı bir illüzyondan ibaret. Harcıalem ise süvariliktir... Varlık alemlerinde en mükemmel birleşimdir. Su ve tuzun karışımı gibi. Varlığın zirvesi; kainat ona atfedilmiştir. Dua edin, yalnız ölüler dua etmez. Ey ebrar! Hâksar olun. Ruhun dalgalanmalarında; söylediklerimi yakında bileceksiniz."
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

20200625

Rah-Ka: Mahrumiyet toprakları

Rah-Ka ve diğer süvariler gönülden Taruh'u dinliyorlardı:

"Vakta ki Aku Ba, dev taşlar ve koca koca kayaları sırtında taşıyor, istifleyerek zift kokan duvarlar örüyordu. Bilmemek ve unutmak arasındaki fark! O, bu farktan doğdu. Nisyan büyük isyanın başıdır. Eğer, bilmeden başkalaşım geçirseydi, özüne geri dönebilirdi. Unuttuğu, aslında unutmak istediği için sentor oldu. Bilmek vebaldir, unutmamak şiar, usül. 


Dünyaya bağlanma, sadece bir moladır. Asıl mesken ukba, ebediyet yerimiz. Cehennemin yakıtı binekler ve taşlardır. Işıkların kendisine secde ettiği süvariyi öldürdü sentorlar. Onun yerine at-insan karışımı, ukbaya ulaşamayan bir yaratığa dönüşmeyi tercih ettiler. Öte alem esasen ve tamamıyla selamet yurdudur, dünya ise mahrumiyet toprakları... Sentorlar ruhları ile dünyada kalır. Dünya sevgileri onları bırakmaz. Ukbaya hicret edemezler. İşte gayya bu. Süvarilerin durumu ise anne karnındaki ceninin hali gibidir. Zittavl onları öylesine esirger ki nefessiz büyütür, yaşatır on bir ay; on bir dakika yaşayamayacak iken. Fıtrata ne kadar yakın isen o kadar korunur, esirgenirsin."

...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

20200624

Rah-Ka: İlk Ego

Taruh, biraz da hiddetle konuşmaya başladı:

"İlk ego; hakikatte kendine ait olmayanı kendine atfetmek, dünyayı sahiplenerek kendini onda hapsetmek... Bu bir tohumdu. Vesvas ekti, Aku Ba'nın zihnine. Mağaraya girince, yarasa sürüsü dışarı fırladı. Metamorfozu tamamlayıp da sentorlaştığı anda; beyninde gözyaşı yağmurları, yüzünde ise abuk bir kahkaha ile mağaradan çıktı. Mağara girişinde bulduğu bir kaplumbağa kabuğunun içini boşaltarak, üzerine sığır bağırsaklarından yaptığı telleri gerdi ve bir lir meydana getirdi. İlk sentor, başkalaşımı lir çalarak kutluyordu şimdi. Metamorfozdan sonraki ilk tereddütleri, çaldığı lirin notalarıyla beraber uçup gitti. Artık bir barınak yapmalıydı kendisine. Doğanın içinde kaybolmamalıydı, bir farkı olmalıydı artık. Terliyordu ve teri artık tuzluydu. Aku Ba, açtığı çığır ile kendisinden sonra sentor olacaklar için sonu çıkmaz bir tünel kazdı. Sentorlaşma pandemisini o çıkardı. Bu nedenle her başkalaşımda bir payı olacakır.


Biyolojik tatminler tamamlandığında zekanın ve bilmişliğin tatmini, eğlencesi başlar. Metamorfoz biter, kuleler yükselmeye başlar. Kuleler biter, mutantlar çıkar. Sonu gelmez hiç... Aku Ba, anahtarlar verdi Vesvas’a. Süvarilerin manevi genlerinin şifrelerini. Bu şifrelerle yaklaşır, fıtrattan kaçırır her süvariyi, kıyamete dek Vesvas ve yanındakiler. Ömrü kadar olacak uygarlığı her sentorun. Nefs uygarlıkları ölümle biter, ayrı ayrı. Suya bakınca suyu gör, suda sureti görmek değildir süvarilik. Marifet yansımalardan vazgeçip, asıl olana ulaşmak, saf suyu görebilmektir. Narkissos gibi olma, o ve onun gibiler yansımalara tapınırlar."

...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

20200615

Mardibel, Greenland

Mandallardan Voltran'ı oluşturduğum günlerdi... 

Çocukluk işte! Gelişen bedenin hücrelerindeki devasa potansiyel, hayalleri de devleştirir. Mardibel, tasarladığım hayali ülkede bir bölgenin adıydı. Ülkenin adı ise, Grönland ile aynı olduğunu sonradan öğreneceğim Greenland'tı; yani Yeşil Ülke. Metafiziğin, fiziksel görünüşü olan büyük bir ada. Sanırım on yaşlarındaydım. O sıralar elime bir atlas alır, uzun süre ülke coğrafyalarını incelerdim. Hayali ülkemi, Pasifik Okyanusu’nun güneyinde konumlandırdım. Haritasını da çıkarmıştım. Sanırım eski Batı Almanya'nın haritasına benziyor :) Bölgelerinin ve şehirlerinin isimleri vardı. Sürrealist bir vatan olunca, her yönden kusursuz olması da çok kolaydı. Eğitim, sağlık, iktisat, sanat, kültür, bilim ve askeri güçte bütün dünyanın en iyisiydi; ve zalimlere bela, mazlum insanlara deva olacak enternasyonal bir politika... Gülünç gelebilir, ama o zamanlarımda benim için o ada sanki gerçekti. Burada yeri gelmişken konuyla alakalı olarak Vertigo°'dan bir alıntı yapmadan geçmek olmaz:

Yoo Khann:
— "Gerçek nedir ki Profesör? Gerçek de, hayal de, rüya da hep bu beynimizdeki aynı varlık veya yokluk değiller mi?"

Benim dünyam da böyle... Düşünce sanatlarının, dövüş sanatlarından üstün olduğunu biliyorum. Belki de bu nedenle - kendi çapımda - en iyi yaptığım şey olan düşünmeyi ve hayal kurmayı (ki hayal kurmakla hayal dünyasında yaşamak farklı şeylerdir) bırakamadım. Orada her şey masum. Her şey yolunda; distopya da ütopya da.

Fehmi Yılmaz

20200614

Rah-Ka: Oysa, biz sizin içinizdeyiz

"Bineğin ancak dört mevsim yaşayabilir, ya sen?"

Beyaz İnci'nin de sentorlaştırılacağını düşündü Rah-Ka. Sentor olmak için ve onu kurtardıktan sonra yeniden birlikte süvari olabileceklerini umut ederek, Taruh'la beraber daha önce Vesvas ve Karaltı ile görüştüğü Elula Dağı'ndaki Anyoye'ye koştu. Engellemek isteyeceğini düşündüğü Taruh'a haber vermedi. "Bir kere onu terk ettim geride. Bir daha bu olmayacak" dedi.

Rah-Ka, ıssız Anyoye'de bir gün kadar gezindi. "Sadece ben istersem sentor olurum, onlar istedi diye değil" diye tekrar edip duruyordu. Sonra biraz daldı. Gece, geldiler. Yıldızlar ve ayın ışığı derin karanlığı iflah etmiyor. Bir çıtırtıya uyandı, irkilerek; gözleri yangın ikili... Fakat bu sefer, Karaltı'nın önceki halinden eser yoktu. Ayağa kalktı ve Vesvas'a dedi ki, "Onu senin yanında daha önce de gördüm. İticiydi. Şimdi neden böyle, n'oldu ona?"

"O değişmedi Rah-Ka, ona bir şey de olmadı; ancak sana olmak üzere. Önceki karşılaşmanızda senden umudu yoktu, şimdi var. Sen bize yaklaşıyorsun. Çünkü, kim neyi isterse ve her nerede olursa olsun ona istediği şey yakınlaştırılır. Siz gibilerin sorunu ne biliyor musun Rah-Ka? Bizim, sizin karşınızda olduğumuzu zannediyorsunuz. Oysa, biz sizin içinizdeyiz. Damarlarınızdaki gezginiz."
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

20200613

Rah-Ka: Kelimeler de başkalaşır

"Kelimelerin ruhları anlamlarıdır. 
Anlamı yitirince kelimeler de başkalaşır."

Taruh, Rah-Ka'ya; bir hakikati öğrenmek için onun zıddıyla da tanışması gerektiğini, söyledi ve birlikte Elula Dağı'na çıktılar. Anyoye mevkisine vardıklarında gün batımı muhteşemdi. Sisli bir tepede, tavanı çökmüş çok eski bir ziguratın içine girdiler. Masa şeklinde kesilmiş bir ağaç gövdesini, yosun ve sarmaşıklar sarmıştı. Masanın üzerinde ise kökleriyle masaya tutunmaya çalışan, yaprakları dökülmüş bir bonzai vardı. Belki ilk sentor burada yaşamıştı bir zamanlar, kim bilir?

Orada Adonis suretindeki Vesvas ve tanımlanması güç bir varlık olan Karaltı ile karşılaştılar. Rah-Ka onu görünce irkildi. Kapkara bir şeydi ve üzerinden haki renkli irin akıyordu, toprağa damlayan. Vesvas söze başlayarak Panteon'u andı ve "Ben çok zaman önce içinizden birinin beynine başkalaşımı fısıldamıştım, bugün ise çıraklar ustayı geçtiler" dedi. Daha sonra "Sen!" dedi Taruh'a, "...benimle aynısın. İkimiz de Tanrı'dan birer parça değil miyiz?"

"Hayır!" dedi Taruh, "...Zat ile sıfatları ayırt edemiyorsun hala. Ben O'nun rahmetindenim, sen ise gazabından. Su ile ateş bir olmaz." Rah-Ka, Vesvas'ın yanındaki Karaltı'dan ürküyordu. Vesvas, Rah-Ka'ya "Karaltı'dan korkuyor musun yoksa?" diye sordu. Taruh'a baktı Rah-Ka. Onun bakışları da tedirgindi, konuşmadı. Vesvas şöyle devam etti; "Çok yakında ona karşı hislerin değişecek, senin için bir kapı olacak." Pek de uzun olmayan konuşmasının arasında Vesvas, Rah-Ka'ya, inancı çelen sorularından birini sordu. Kendisini kastederek; "Başlangıcı olan bir yaşama, sonsuz azap reva mıdır Rah-Ka?" Yine Taruh'a baktı, acı içinde. Taruh bu kez cevap verdi; "Zittavl'in bize öğrettiklerinden başka bizim için ilim ne mümkün! O'dur alim ve hakim, şüphesiz." Vesvas sırıttı, istihza ile.
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

20200612

Lathrippa'dan da güzel

Lathrippa'dan da güzel...

Gülden bahçelerinde “ebedî metinler” okunan
Yarımadada tam bir şehir /
Yürüyen cenneti misafir eden 
Işık kentler içinde en son harap olacak şehir /
Betonların sardığı kutsal ev için kanayan
Göksel seslerin yükseldiği şehir /

İki dağın arasında mahrem kılınan
Yaşanası ve topraklarında ölünesi şehir / 
İnsan medeniyetlerinin ulaştığı zirveye mekan 
Soğuk nehrin, yağmurla birleştiği şehir / 
Hayaller süsleyen kentler arasında unutulan 
Ezelî kelam ile gönlü fethedilmiş şehir / 

Yeryüzündeki her kentin ülkesinden kurtularak 
Omzuna baş koyup ağladığı şehir / 
Ve, dünya başkentlerine mektuplar gönderen
Gezegeni güzelleştiren şehir / 

Medine... Lathrippa'dan da güzel şehir 

Fehmi Yılmaz

20200521

Büyük Göç

— "Bu yazı 28/01/2020 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."
  
Küresel fırtınalar insanlığın ortak mirası olan kadim değerlerimizi bir bir kökünden söküyor ve yerlerine postmodernist bakışın şüpheci tohumlarını ekiyor. Bizse yetenekli beyinlerin aramızdan ayrılmasına yanıyoruz fakat trend mevzular etrafımıza bir sis perdesi çektiği için esas problemimizi göremiyoruz. Bir gıcırtı duyuluyor ama zemin yok, neden?

Coğrafyamızda birçok hayatlar pozitivist ekollere adanmış iken, bazıları da ruh hastalıklarından arınmadığı halde manevi riyaset iddiasıyla peşindekileri sürüklüyor. Güncel tasavvufi tariklerin kadim gelenekten ayrılarak ve neredeyse %95 oranında merasimleşerek suretten ibaret kalması, özsüz kabuklanması yani gerçek teolojik yaşamın ehl-i irfan ile birlikte öte dünyaya göç etmesi, dolayısıyla yeni jenerasyona aktarılmaması ve nihayetinde toplumsal ruhun göç etmesi; gerçek problemimiz bu.

Eski(mez) büyükler Peygamber'in ﷺ ahirete göç etmesiyle dünyanın ruhsuz bir tırnak ya da et parçası gibi kaldığını ifade ederler. Evet, O'nun ayrılışı dünyadaki en büyük göç olmuş, bıraktığı miras da en ciddi miras olmuştu. Bizler ise o mirası kadim irfan geleneğinden temin edebiliyoruz. İrfan geleneği büyüklerinin gayesi de mukaddes mirası kaynağındaki halinde olduğu gibi halis, katışıksız ve tahir olarak yeni nesillere devretmekti.

Bugün adalet, ahlak, sahavet ve diğer insani erdemler artık eskisi kadar adalet, ahlak, sahavet ve diğerleri değiller. Bu kavramların genleri metamorfoza uğratıldı ve zamanın ruhu üzerine toprak örtüldü. Evvelde tarikat dendiğinde ne anlaşılıyordu, şimdiyse neler neler?

Tarihte insanların bilgisi ve imkanları azdı ama çağımız toplumları gibi depresif olmadılar. Bir toplumun ekonomi, enformasyon ve teknolojide inanılmaz refah seviyelerine yükseldiği halde depresyon ilaçları satışlarının rekor düzeyde artması nasıl açıklanmalı? Depresif yaşamların küresel ilaç şirketleriyle veya nezleyi bile ortadan kaldıramayan modern tıpla yahut da sahte dinbilimciler ile istismar edilmesine nasıl tahammül edilebilir? Bu kaotik atmosferde kalmak isteyen beyin var mıdır? Peki, her şeyi bilen ama kendini bilmeyen beyinler göç ettikleri coğrafyada rahat ederler mi? İşte eski bilge insanlar bunun için vardı. Şöyle demişlerdi: “Esas mesele insanın kendi varlığından arınmasıdır, göç etmesidir.

Eski ariflerin sözlerine istihza ile esâtîru'l evvelin diyerek bilgi Batıdan gelmedikçe kabul etmeyenler için, ünlü bilim insanı Max Planck’ın dilinden de bu gerçeği konuşabiliriz: “Bilim, doğanın nihai gizemini çözemez çünkü biz, çözmeye çalıştığımız gizemin bir parçasıyız.

İnsanlar savaşıyorlarsa iç dünyalarındaki savaşlarının bir sonucudur. İçindeki savaşı bitiremeyen, sulh sağlayamayan insan dışarıda da yapamaz. Eski büyükler öyle bir iç barışı sağlamışlardı ki tabiatüstü hallere büründüler. Kurtlar, kuşlar, dağlar, taşlar onları tanıdı. Beyin ve aklı da dışlamadılar. Onlarda kalkış noktası beyin, varış noktası kalpti. Beyin kalbe göç etti ve o oldu. Tatmayan ağyar ise bunu kabullenemedi.

İnsanlar hakkında Allah'a uy, Allah hakkında insanlara uyma” diyen o rehber insanlar öğrencilerine ölümlerden ölüm beğendirirlerdi. İki birbirine benzemez ölümden ilki her insanın tattığı biyolojik ölüm, diğeri ise sufilerin takipçilerine beğendirdikleri ölüm olan ölmeden önceki ölümdür. Bu daim diri olma hali olan ölmeden önce ölmek, Hz. Talha (r.a) hakkındaki hadis-i şerifi hatırlatır bize.

Beyin avcılığı sadece küresel bir bilmece. Yüksek irfan geleneğinin unutuluşu daha mühim bir kayıp. Unuttuğumuzu bile unuttuğumuz o manevi definenin üzerinde uyuyoruz. Bunu Celâleddin Rumî (k.s) de zamanında dile getirmiş. Hem öyle güzel anlatmış ki, 150 milyondan fazla basılan ve dünya tarihinde en çok satan on romandan biri olan Simyacı’nın yazarı Paulo Coelho - esinlenme ya da intihal diyebilirsiniz - onun eserindeki özlü hikayeyi örnek alarak kitabını yazmıştı. Değerlerimiz bu ve buna benzer yollarla Batıya doğru göç ediyor ve onların yalnız Batılılara ait olduğunu düşünüyoruz. En trajik olanı belki de bu.

Fehmi YILMAZ

20200520

Karıncalar kadar...

Arkeoloji ve antika eserler ile ilgili çalışmaları olan kardeşim Salih R., yöneticisi olduğu sayfalardan biri için benden - kısa süre içinde - karikatürize bir illüstrasyon istedi. Projeyle ilgili mevzuyu ve hatta çizilecek figürleri beyan edince, bana sadece çizmek kalmıştı.

Çocukluğumdan beri yazı ve resim konularında zorlandığımı anımsamıyorum. Henüz ilkokula başlamadan evvel elime bir kalem geçtiğinde, kağıt bulamazsam gazete kenarlarındaki şerit boşluklara minyatür şehirler çizerdim. Evler, okullar, ağaçlar, kuşlar, camiler... en ince ayrıntılarına kadar özen gösterdiğimi gören Annem, şaşırarak: "Karıncalar kadar küçük bunlar" derdi. Benim için, bu resimlerin içinde Japon dioramaları gibi bir dünya saklıydı. İlkokul öğretmenim de beni fark etmiş olacak ki, sınıf arkadaşım Can ile beraber resim koluna seçmişti. Hayal edebiliyorsanız, dünyanızı imar etmeniz zor değildir.

Aslında, resim çizebilmek için öncelikle iyi bir gözlemci ve görsel hafızaya sahip olmak gerekir. HD görüntü ile UHD görüntüyü ayırt edemiyorsanız, tasarım konusunda zorlanabilirsiniz. Lakin çizim konusunda yetenekli olduğunuzu düşünüyorsanız, benim gibi yapmamalısınız. Ben yeteneğimin farkındaydım ancak geliştirmek için çaba göstermedim. Dehanın yüzde doksan dokuzu çalışmaktır, derler. Çalışmadan yetenekli olmanızın hiç bir anlamı yok.

20200519

İllüzyon

— "Bu yazı 28/09/2019 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."

Dünya, tekil gerçeğin çoğul boyutlardaki yansımalarından biridir. Bu nedenle sürekli olarak göreceli değişimlere uğrar. Birey, değişimin özündeki sabiteyi anlamazsa illüzyona kapılması kaçınılmazdır. Sözlük anlamı “gözbağı” olan illüzyon, mutlak gerçekliğin örtülmesidir ve kaynağı içsel de olsa dışsal da olsa subjektif süreçlerden oluşur. Bu nedenle kalabalıklar için gereksiz değildir.

İllüzyon farklı devirlerde farklı formlara bürünür. İnsanlığın başlangıcında yasak ağaç, eski Mısır'da sihirbaz asası, Roma İmparatorluğu bayrağına eklenen haç simgesi ve günümüzde ise modernize fenomenler olarak karşımıza çıkar. Çağımızda modern illüzyon açık bir biçimde toplumu o kadar büyüler ki, kendisine kendi içinden bir eleştiri olan postmodernizmi doğurur. Arthur C. Clarke'ın “Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez” deyişi, bize modernite hakkında kısa yoldan bir fikir verir.

İnsan kendisini tanımazsa, fizikî çevre kendini insana tanıtmaz. Evrende olup biten ne varsa insanın içindedir. Çoğul boyutlara, mesela uzayın derinliklerine seyahat ettiğimizde bir yerden bir başka yere gitmiş olmaz, kendi içimizde yol almış oluruz. Bu realite, astrofizikte “Evrende bulunan en yaygın on element, insan vücudundaki en yaygın on elementle aynıdır” olarak ifade edilir.

Hayati gerçeği çocuklara da anlatabilmelidir yetişkinler. Albert Einstein’ın da dediği gibi “Bir şeyi altı yaşındaki bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir.” Böylelikle, dünyamızda illüzyondan en az etkilenmiş olan kitlenin saf otoritesi de tahakkuk etmiş olur.

Maddî âlemi tek bir öznenin tecellileri olarak anlamayan her keşif, kısır bir döngü hâlinde donup kalacaktır. Dr. Serkan Karaismailoğlu'nun “Mikroskop kullananların çok iyi bildiği bir gerçek var. Bir şeye ne kadar fazla yaklaşırsan o kadar yabancılaşırsın” sözü bu konuda dikkate şayandır. Bu bağlamda gerçek ile illüzyonu keskin bir çizgi ile ayıran o eşsiz devrimi unutamayız. Hicretten bu yana kaç asır geçti? Ya bunca zamandır “iki günü eşit geçmemesi gereken hak taraf” ne hâlde? Bu sorulara gönül rahatlığıyla cevap verdiğimiz gün, göz bağımızdan tamamen kurtulacağımız gün olacaktır.

Toplumun metafiziksel yaşam alanlarını daraltan illüzyon, gerçeklik algısını düşürerek tekrarlardan oluşan sanal bir yaşam teklif eder. Sn. Abdullah Demircioğlu, bu kaotik süreçten çıkış yolunu “Bilinmelidir ki, inanç sağlamlığı milletlerin veya fertlerin yaşamlarında en kuvvetli hayat unsurudur” sözüyle bizlere yeniden hatırlatır.

Fehmi YILMAZ

20200518

Medical Nemesis ve Sufi Tıbbı

— "Bu yazı 20/12/2018 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."

Modernite, sınırsız kaynaklar içinde yalnız yaşayan insanlar üretir. Kaliforniya Sendromu ile noktalanan modern hayatın belki de ilk basamağı, aslında bir şeyin insan için iyi mi yoksa kötü mü olduğunun hatalı teşhis edilmesidir. Sonu gelmeyen biyolojik ihtiyaçları azami düzeyde karşılama eğilimi insanı kendisine yabancılaştırır. Acı veren her şey yanlış, haz veren her şey doğrudur anlayışı modern toplumlarda kurumsallaşmıştır. Tıp alanında da durum farklı değildir.

Birbirinden çok farklı ekollerden olsalar da, Çeştî'nin Sûfî Tıbbı ¹ ve Illich'in Medical Nemesis ² adlı eserleri modern tıbba yönelik benzer ve yetkin eleştirilerde bulunurlar. Geleneksel/Sufi tıpta müdavi hekimler aynı zamanda birer teolog idiler. Hastalıkları "insanları Tanrı bilgisine ulaştıran deneyimler" olarak tanımlayan tababetin yerine bugün, yeni hastalıklar keşfeden ve bu hastalıkları tek tek bireylere yükleyen profan bir tıp anlayışı gelişmiştir. Bu nedenle, özel muayenehanelerindeki V.I.P. ilgileri bir yana, modern tabipler hastalarına karşı her zaman istatistiksel belleklerini kullanırlar.

Holistik/bütüncül tedavi, geleneksel tıbbın en güçlü yönüdür. Klinik olarak herhangi bir bozukluk görülmese de, insanın his ve düşünce dünyasında dengesizleşmenin hastalığa yol açabileceğini öngörür. Sufi tıbbında sağlık "asla bedenin farkında olmama durumu" olarak tanımlanabilir. Madde aleminden metafiziğe doğru insanlık için küçük, ego için büyük bir adımdır bu. Gerçek hazzın anahtarıdır, sabırdır.

Modern tıp ise Aspirin ile başlayan yeni ilaçlar -plasebo etkisi de dahil- ve baş döndürücü bir hızla gelişen teknoloji ile etkisini gösterir. Bu endikasyona her ne kadar modern tıp dense de bazılarına göre modern tıp diye bir şey yoktur. Tıp değil teknoloji ilerler ve hastanelerdeki hizmetlerin büyük bir bölümü mühendislik girişimidir. İnsanların ortalama yaşam süresinin artması fakat maksimum yaşam süresinin değişmemesi bu konuyu açıklayan en objektif veridir.

Hipokrat, "Hasta için en azı en iyisidir" der. Modern tıp, hekimlerine Hipokrat Yemini ettirir ancak Hipokrat'ın bu sözünün sahada uygulanmasına müsaade etmez. Aslında hiç bir ilaç, bitki ya da materyal, gıda maddesi veya operasyon kendi başına sağaltımda bir şey yapamaz. Sadece bedenin kendi kendini iyileştirme eylemine asistan olur. Eğer parmağınız kesilirse, sağaltımı sağlayan dikiş, bandaj ya da batikon değildir. Bu mucizeyi derinin kendisi gerçekleştirir. Antidepresan ilaçlar sorunları çözmez, sadece unutturur.

Günümüzde tıp kurumu, acıyı ve insan için tamamen doğal bir durum olan ölümü toplumsal bir sorun olarak algılar. Bunun için hastanelerde pahalı endüstriyel sistemler kurar. Bazen hasta haklarını ve ötanaziyi de tartışır. Tarla ve bahçelerde yetişen şifalı bitkileri alır ve onları yüksek fiyatlı kimyasal ilaçlara dönüştürür. Artık hastalar sağlıkları için bir servet ödeyerek sofistike cihazlar ve reçetelerden kurtuluş ümit eder, ölüme karşı direnirler. Hastaneler ise onlara acı çekme ve ölümün farklı bir şeklini dayatır. Toplumlar üzerindeki sosyal iatrojenik etkileriyle modern tıp, insanları kendi başlarına bir şey yapamaz duruma düşürerek radikal bir monopol haline gelir.

Batılıların Avicenna dedikleri İbn Sinâ, zamanındaki bir Hükümdarın akrabasından olan ve doktorların derdine çare bulamadıkları hasta bir genç için davet edilir. İbn Sinâ, genç hastasına şehrini, köyünü ve dostlarının isimlerini sora sora nabız atışından onun hastalığının gönül işi olduğunu anlayıp, Hükümdara haber verir. Elektrokardiyografi yok, CBC yok, kimsenin duymadığı ilaçlar yok! Sağlıklı teşhis var.

Kadim tababet pratiğinin unutulduğu günümüzde istismara açık olan sağlığımız için sakınmamız gerekmektedir. Geleneksel/Sufi tıbbın koruyucu hekimlik deneyimi ve öze inen yaklaşımı ile bunu gerçekleştirmeliyiz. Çünkü, dünyada bizim için "en büyük nimettir sağlık." ³


1: Sûfî Tıbbı / The Book of Sufi Healing, Hakim abu-Abdullah Moinuddin al-Chishtiyya / 1991
2: Sağlığın Gaspı / Limits to Medicine Medical Nemesis: The Expropriation of Health, Ivan Illich / 1975
3: "Ölüm sana gelir bir gün" şiirinden, Zülcenaheyn 


Fehmi YILMAZ

20200414

Everest

Gece, telefonun sesine uyandı Zeyd. Saate baktı; 1:01. Talha'dan bir mesaj gelmişti: "Zeyd, Profesör hava limanına indi; Everest şimdi şehrimizde."

Böyle bir haber beklemiyordu. Profesör en azından bir ay daha Avrupa'da bulunacaktı. Büyük heyecan duydu. Bu sırada açık pencereden odaya davul sesleri giriyordu. Sanki beyninin içinde çalınıyormuş gibi güçlüydü. "Ah, Raci! Ramazan ayında da değiliz ki!" dedi ve birden doğruldu.  Elektrikler yoktu. Karanlıkta toparlanıp, hemen çıkmalıydı. Büyük babasından miras kalan mütevazı evinin merdivenlerinden hızla indi. Sokağa çıktığında ay ışığının geceyi gündüze çevirmiş olduğunu gördü, davul sesleri de dinmişti. Olmadık zamanlarda davuluyla gezinen, mahallenin sevgili meczubu da ortalıkta yoktu. Aracına ulaşmak için köşeyi döndü ama araç yerinde değildi; aslında park halinde veya yürüyen hiç bir araç yoktu. Şaşkınlık içinde bakınırken, bomboş caddenin boğaza bakan ucundan kendisine doğru bir gölgenin yaklaştığını gördü. Dikkatle bakınca gölgenin Raci'ye ait olduğunu anladı. Zeyd de ona doğru yürümeye ve bir yandan da konuşmaya başladı: "Arabamı gördün mü dostum, buralardaydı?" Meczup cevap vermedi. Yakınlaşınca, daha önce onda görülmesi mümkün olmayan bir kılık kıyafet içinde olduğunu fark etti: "Raci, sen ne kadar değişmişsin? Senin hiç böyle güzel giyindiğini, saçlarını tarayıp briyantin kullandığını görmemiştim." Raci biraz durakladıktan sonra: "Zeyd! Ben aslında hep böyleyim. Görmek için ölmek gerek." Zeyd, dostunun ne dediğini anlamadı. Şiddetle ağrıyan başını tutarak: "Tamam, peki arabamı gördün mü? Hani yeşil renkli tosbağa vardı ya! Seninle birçok kez turlamıştık, ha?" Meczup arkasına bakındı, sonra tekrar dönerek "Hala anlamadın mı dostum? Bu dünyada arabaya gerek yok!" Zeyd yine bir şey anlamadı. Raci'yle konuşmaya çalışırken, denizin üzerindeki ufuk çizgisinde, orada olmaması gereken devasa dağı gördü. Meczubun yanından denize doğru yürüdü. Bu daha önce Çin'de gördüğü Everest Dağıydı. Ağzından zorlukla iki kelime döküldü: "Everest... İstanbul'da... !?"
...

| Everest'ten bir pasaj.

Asinerjik Aynalar

Açık arşivdeki son konuşma da bittiğinde İaarum gülerek: "Bu konuşmalar mitolojik Arecibo mesajı kadar meçhul ve anlamsız. Luh gezegenindeki sarhoş olimpiyatlarını izlerken bile daha fazla keyif almıştım."

"Evet" dedi Kuhmanend: "Belki de bu mitsel insana farklı bir yaklaşım tarzı gösterilmeliydi. Fırsat bulabilirsem onunla konuşmak istiyorum. Neyse, şimdilik kendi sorunlarımızla ilgilenelim. Manhalis nerelerde?"

İaarum: "Her döngü içinde beş kez gerçekleştirmiş olduğu safiyane ritüel için kendine bir yer bulmuştur. Dondurulup on asır sonra canlandırılsaydı, Manhalis ile şu ilkel adamı birbirinden ayırt edemezdik herhalde."

Hueha konuyu değiştirmek istedi: "Yaşadığım gezegende asinerjik aynalar adıyla anılan enteresan bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Gezegenin iki benzersiz ülkesinin uç sınırlarından bir bölgede ve sınırların her iki kıyı noktasında bulunan ve yaklaşık aynı yükseklikte olan iki dev kule vardı. Birbirlerine benzemelerine rağmen, her ikisinin de kullanım amaçları negatif ve pozitif doğrular kadar farklı tasarlanmıştı. Kulelerden biri canlılar üzerinde kolonileştirme ve genetik müdahaleyle yeniden doğallaştırma üzerinde faaliyetler yürüten bir şirkete, diğeri ise astrofiziğe ait hiç değişmeyen ilk materyallerle ilgili araştırmalar gerçekleştiren bir şirketti. Ünlü bir uzay psikiyatrı, her iki şirket tarafından aynı döneme rastlayan çalışma davetleri alır. İlk önce ..."

İaarum sözü keserek araya girdi: "Sizin şu çocuksu metafizik hikayelerinizden usandım artık! Her olayı metafizikle açıklamayı bir marifet zannediyorsunuz. Jilan yıldız sisteminden ta buralara kadar bizi metafiziksel güçler getirmişti zaten, öyle değil mi!"

Hueha: "Olabilir ama ben öyle düşünmüyordum aslında. Öte alemde de şu anda yaptığın gibi, gerçekleşecek her vakıaya bilimsel bir açıklama getirebileceğini görür gibiyim, hani olmadığını iddia ettiğin alemde."
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200411

Aynı varlıklar veya yokluklar

...ve son konuşmayı açtı Kuhmanend;

Profesör: "Biliyor musun Yoo, zihninin sürekli incelendiği hissi pek hoş olmayabilir. İçinde bulunduğun psikolojik hali anlayabiliyorum. Bunu, insanlığın bilimsel mirasına önemli bir katkı olarak düşün. Seninle bir anımı paylaşmak isterim: Geçenlerde kaldığım astral bir hastanedeki odamda yaptığım her şeyin gizli kaldığını düşünüyordum; bornozlu halim de dahil tıp öğrencileri için ders olarak gösterildiğimi öğreninceye dek! Bundan hiç rahatsız olmadım. Atalarımız dünyada iken, yaklaşık olarak senin yaşadığın yıllarda bir dizi gözlemler yapmışlar. Bilim arşivlerimize göre bu gözlemlerde, insanlar uydu görüntülerinden karşılaştırmalı olarak izlenmiş ve kendinden sonraki sosyolojik çalışmalara ilham kaynağı olan Ulusların Karakterleri isimli dev bir çalışma ortaya çıkmış. Senin de şu an içinde bulunduğun olağanüstü halinle, buna benzer bir katkıda bulunabileceğine inanıyorum. Daha nesnel anlatımlarla ilerlemeni rica ediyorum."

Yoo Khann: "Çok yorgun olduğumu hatırlıyorum. Yağmur yağarken evimin penceresinden dışarıyı seyrediyordum. Camdan süzülerek yukarı doğru akan yağmur damlaları gördüğümde hayret ettim. Nasıl yukarı akabilirlerdi? O anda Dr. İnanılmaz, sert bir şekilde omzuma dokundu. Yalnız başıma ve ellerim direksiyonda; sağanak yağmurlar altında hareket halindeki otomobilimin içinde dalmış olduğumu fark ettim..."

Profesör: "Geçeklerle hayalleri karıştırdığını düşünüyorum Yoo Khann!"

Yoo Khann: "Gerçek nedir ki Profesör? Gerçek de, hayal de, rüya da hep bu beynimizdeki aynı varlık veya yokluk değiller mi?"

Profesör odadan çıktı ve: “Tam anlamıyla bir hayal kırıklığı içindeyim. Takıntıları ve hayal gücü çok güçlü olan, bu biyopsikolojik zaman vakıası ile hiç bir bilimsel veri elde edemiyoruz. Bin yaşındaki hayal kırıklığı, başka bir şey değil!”
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200410

Bir gezegende kral olun

Café Imanecho'daki içeceklerin üzerinde galaktik patlamalar dolu... Ve bardakların çevresinde dönen bir reklam:

"Gezegen ve uydu mimarlarını işsiz bırakacak bir teklifimiz var; Bir gezegenin değil, yıldızın yörüngesinde otur! Boş verin o sürekli sorun çıkaran yapay gezegen ve uyduları. Size gerçek gezegenler verelim. Uzak yıldızlarda tamamen doğa harikası gezegenler; içinde hazır bulunan sentetik insan halkları ve canlılarıyla birlikte gerçek bir gezegende kral olun."
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200408

Paris'te kahvaltı, Venedik'te sanat

Manhalis şaşırmış bir hal içinde sordu; “Neden burada bir yardımcın olmadan tek başına çalışıyorsun?”

İhtiyar, “Yalnızlığı severim, sonucuna da razıyım. Zirvede bir unutulma ve dipte bir gizlenme olmadan tahkik seviyesinde bir yalnızlık da gerçekleşmez” dedi ve dünyada yaşanmış eski bir olayı anlatmaya başladı:

“İnsan ırkı için dünya çağının sonu çok yakınlaşmıştı. Bir çok farklı hastalıklar türedi. İnsanlar birbirlerinden kaçmaya başladılar. Bu hastalıklardan en korkunç olanına yakalananlardan biri de zenginliği dillere destan bir iş insanı olan Rera'ydı. Maddi imkanları, sosyal ve iktisadi bilimlerde ders olacak kadar fazlaydı. Bir gün, karman hattının ötesine geçmenin ya da solaryumun çare olamadığı bir hastalığa yakalandı. Doktorları, artık güneşsiz bir saat bile yaşam sürmesinin mümkün olmadığını ve hayatta kalmak istiyorsa, dünyada sürekli olarak bulutsuz öğle vakitlerinde ve kapalı olmayan alanlarda yaşamak zorunda olduğunu söylediler. Onunla aynı hastalığa tutulanların ölmemek için yapabilecekleri hiç bir şey yoktu ama Rera, zenginliği ile bu amansız hastalıkla savaşabilirdi. Bu nedenle, yaşamak için yirmi dört saatte bir dünya coğrafyasının en güneşli çizgisinde dolaşması ve meteorolojik verileri dikkatle takip etmesi gerekiyordu. Ölümle burun buruna yaşadığından, fizik ile metafizik arasında denge kuramamış insanların yaşadığı anomalileri yaşamaya başladı ve sonunda dünya şehirleri onun için Penrosa merdivenlerine dönüştü. Paris'te kahvaltı, Venedik'te sanat, Rio'da manzara kulağa hoş geliyordu, ama onun için hiç de öyle değildi. Serveti tükenene kadar öylece dakikaları sayarak yaşadı. Eskiden sade bir günahkardı, bu hastalık onu masum bir günahkara dönüştürdü. Son parası da tükendiğinde en sadık hizmetçisi de dahil hiç kimse ona yardım etmedi ve dünyanın en küçük hava limanının kapısında yere yığıldı. Ölürken Rera'nın son cümleleri şunlardı: Keşke biraz daha ömrüm olsaydı ve insanlara ne kadar zengin veya fakir olduklarının bu dünyada hiç bir öneminin olmadığını söyleyebilseydim. Gerçeğin de, hayalin de aynı beynin içinde zuhur eden rüyalar olduğunu anlatabilseydim. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun sadece bu kadar olduğunu gösterebilseydim.
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

Delis Fomesticus

Vertigo°'nun aile yerleşim ünitelerindeki kozmik dairelerin birinde, annesi küçük kızı Barika için uykudan önce masal anlatıyordu. “Sabret, uzayda her an farklı şeyler olur” diyerek söze başladı:

Bir varmış, diğerleri yokmuş... Eba Hir'in kedilerinden bir kediymiş sanki Delis Fomesticus. Mimikleri olan ve rüya görebilen bir kedi; felis domesticusun çılgın haliymiş. Onda akıl varmış, ama fikir yokmuş. Büyük kedilere özenirmiş. Pisikoloji, pistkoloji, miavera ve miavoloji gibi bilgilere sahipmiş. Atina okullarından kaçmış ve bir süre Vas Legas'ta takılmış olsa da aradığı gibi bir sahiple karşılaşmamış, sonunda on dördüncü yaş günündeyken kendini bir tekke kedisi olarak buluvermiş. Başka yerlerde tutunamayanlarla bu kapıda buluşmuş. Genellikle sokak kedileri ve sonra ev kedisi, sosyete kedisi, meczup kedi, uzaylı kedi ve diğerleri; insanın cenneti ya da cehennemi olabilen bütün kediler...  Bahçeye giren misafirlere “Ellerini yıkayayım mı? Patilerimi günde bir çok kez yıkıyorum. Seninkini de yıkasam n'olur?” dermiş; tabi hiç kimse anlamazmış lisanını. Biri müstesna! Tekkenin işleriyle ilgilenen bir genç varmış. Çok farklı biri olduğundan ona İnanılmaz Genç diyorlarmış. Tekkedeki kediler için tasarladığı barınakta onların her ihtiyaçlarını karşılıyormuş. Delis bir gün ayağını incitmiş. İnanılmaz Genç hemen onun yanına gelmiş ve dilinden aldığı tükürüğü sürerek ayağındaki yarayı sarmış. Neden ona inanılmaz dediklerini bir kaç saate ayağındaki acı dindiğinde anlamış. Yine bir gün İnanılmaz Genç, bahçede çalışırken gözlüğünü duvarın üzerinde unutmuş ve Delis, meraklı bakışlarıyla onun gözlüğünden bakınca dünyası değişmiş. Artık Delis'in de fikri varmış. Diğer kedilere onların hiç anlayamayacağı şeyler söylemeye başlamış: “Asırlarca evvel bir taş veya mineral halindeydik. Cansız ve inorganik maddelerdik. Sonra mercan kayalıkları olduk. Sonra da bitki. Şimdi ise  kediler halinde görünüyoruz. Daha ilerisini istemez miydiniz? Mesela bir insan olmak! Bilimsel mışlar ve mişler'den sonra gerçeği de yaşamaya ne dersiniz?” Bu sırada hiç bir kedi onu anlamıyormuş ve kendi hallerinde bakınıp duruyorlarmış. O yine de devam etmiş: “Gök gürültüsü karnınızdaki gürültüden farklıdır. Önceden aslan olmaya özenirdim, şimdiyse şu çalışkan genç gibi olmak istiyorum. Artık büyük kedinin olmadığını ya da olsa da aslında olmadığını anladım ama siz beni hiç anlamıyorsunuz değil mi? Büyük bir metamorfoz geçiriyorum ben, ya da evrim; her neyse adı.” O günün akşamında Delis hastalanarak ölmüş ve İnanılmaz Genç onu bahçenin kıyısında ıssız ve yemyeşil bir yere gömmüş. Aylar sonra yağmurların habercisi olan şiddetli rüzgarların estiği bir günde, kedinin mezarından bebek ağlaması sesleri gelmiş. Genç, koşarak gittiğinde kedinin gömülü olduğu toprağın içinde yeni doğmuş, sağlıklı bir bebeğin olduğunu görmüş. Sonra...”

Kızının uyuduğunu gören anne gülümsedi ve onu pembe rüyalarla baş başa bıraktı.
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200402

Dr. İnanılmaz

Mürettebat ile birlikte kafeteryada kozmik çorbalarını yudumlarken, Kuhmanend karşısında asılı duran Feydamid'in antik resmine bakarak: "Uzayda yüzen bu kasaba tam bir anakronizm" dedi. Hueha gülümseyerek cevap verdi: "Aslında anakronizm diye bir şey yok ve her şey her vakıa dilimine ait olabilir. Zaman anlamında geçmiş ve gelecek yoktur, olay ve ilişkiler açısından öncelik ve sonralık vardır." Kısa bir sessizlikten sonra arşivden bir başka konuşmayı açtılar;

Profesör: "Nasılsın Yoo? Daha sağlıklı gördüm seni."
Yoo Khann: "Evet, öyledir."

Profesör: "Geçmişinle ilgili yine bizimle paylaşma cömertliği göstereceğin başka bir anının olduğunu ümit ediyorum."
Yoo Khann: "Zihnimde Dr. İnanılmaz'ın eski zamandan kalan bir diğer konuşması var: Hayat inanılmazdır; varlıkların hepsine yakın olamazsın ancak onları var edene yakın olabilirsin." ...

Kısa süren konuşma bittikten sonra odadan çıkan Profesör, biraz hayal kırıklığına uğramış yüz ifadesi ile: "Yoo Khann'ı mı canlandırdık yoksa onun metafiziksel kahramanı Dr. İnanılmaz'ı mı anlamak güç. Ancak, Yoo'yu eleştirmek için de çok erken. Zamanı dünyadaki zaman gibi algılamadığımızı henüz bilmiyor. Dünyada söylenmiş çok eski bir söz vardır: Hidrojen atomlarına 14 milyar yıl verirseniz bilinç kazanıp kendilerinin nereden geldiğini sorgulamaya başlarlar, diye. Aslında burada önemli olan 14 milyar yıl değil, bu sırada hidrojen atomlarına nelerin katılması gerektiğidir. Zaman göreceli olarak herkes için bir dosyalama sistemi gibi. Bir canlının arkaik zamanı, başkasının son dosyalanan gerçekleri olabilir. Biz buna olay dilimleri diyoruz. Herkesin ayrı ayrı dilimleriyle etkileşimli olan olaya ise şimdiki zaman dilimi diyoruz. Bunu öğrenmesi için bekleyeceğiz."

Hueha yeniden gülümserken bir diğerini açmak üzere arşiv dosyasını kapattı.
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200401

Yoo Khann

Kuhmanend, kozmik kafeteryadan Yoo Khann'ın yeniden canlandırılmasından sonraki konuşmalarına ait mediko-arşivleri istedi. Sofradaki arkadaşlarıyla birlikte ilk konuşmayı açtılar. Yoo Khann bembeyaz bir oda ve beyaz kıyafetler içinde yataktaydı. Bir tıp profesyoneli de yanında duruyordu:

Profesör: "Peki, şimdi nasıl hissediyorsun kendini?"
Yoo Khann: "Sanırım daha iyi."

Profesör: "Sormamın sakıncası yoksa, şu anda geçmiş yaşamından ilk neyi hatırladığını öğrenebilir miyiz?"
Yoo Khann, biraz duraklayarak: "Dr. Remillaum'un dersliğindeydim... Ona Dr. İnanılmaz diyorlardı. İlk derste öğrencilerinden her birine ve bana, her sayfasının üzerinde transparan bir kağıdın bulunduğunu daha sonra anlayacağımız bir kitap verdi ve "Bu kitabı inceleyeceğiz ve farklı bir isimde ve bambaşka bir kitap olarak yeniden çıkaracağız" dedi. Bizim meraklı bakışlarımıza karşı da: "Kitabı yeniden çıkarmak sandığınızdan çok daha kısa sürer" dedi. Sonrasını tam olarak hatırlayamıyorum. Sadece dersin sonunda çok şaşırdığımı anımsıyorum...

Vakıa öznesinin zorlandığını düşünen Profesör: "Dilersen sonra devam edebiliriz" dedi.
Yoo Khann: "Dr. İnanılmaz'ın başka sözleri de hafızamda... Şöyleydi galiba: Eflatun da güzel söylemişti; mağaradan çıkınca münevver olur insan. Fakat daha güzeli mağaraya girince de aydınlanabilmekti. Hira'yı unutmak mümkün mü?"
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200328

Kapının arkasındakiler...

Manhalis, arkadaşlarını kafeteryada bırakarak Radruum'u aramaya başladı. Yeniden canlandırılan arkaik insan Yoo Khann nedeniyle olsa gerek Vertigo° kalabalık görünüyordu. İnsanlar nostaljik zamanların bilinmeyen yönlerini data şeklinde değil de hissederek keşfetmek istiyor olmalıydı. Bu eski, hatta hurda uydudaki yoğunluğun başka bir açıklaması yoktu çünkü.

Vertigo°'nun en ücra köşesine vardığını, çıkmaz koridorun sonunu görünce anlayan Manhalis geri döneceği sırada ilginç bir kapı gördü. Mekanda bir anomali gibi görünüyordu. "Madem uzayın bilinen en sıra dışı yerinde misafirsin, bu kapının arkasındakileri de görmeden ayrılmak olmaz" dedi kendince. Kapının açılması için herhangi bir yardımcı yoktu. Bekledi, sonunda elini sürdüğünde yavaşça açıldı; uzunca bir uykudan uyanan gözler gibi. Burası bir atölyeydi. Mitolojik kitaplardan bir alıntı kadar eskiye benziyordu. İçeride ihtiyar bir adam çalışıyordu. "Hoş geldin!" dedi. Bir kaç adım attı, yaklaştı ihtiyara. Müzelik gözlüklerinin üstünden baktı Manhalis'e ve konuşmaya başladı: "Bu küre, yörüngeler çağının başlangıcı kadar eski. Ekipmanları da öyle. Bazı mühendislik sorunlarını gidermek için bilgi yetmiyor. Tecrübe gerek. Peki sen, neden buradasın?" Manhalis "Sanırım yolumu kaybettim, rahatsız ettiğim için affedersiniz" dedi ve çıkmak üzere kapıya yöneldi. İhtiyar "Hiç kimse yolunu kaybetmez. Çünkü hep kendi içindedir yolculuğu. Gerçekler de, hayaller de, rüyalar da sadece aynı beynin içinde gerçekleşiyorsa, gerçekler halinde dışarıya çıkamıyorsa ve dışarıya çıkmak ancak ölümle gerçekleşiyorsa... Ölmeden evvel ölmeyi deneyimlemek istemez miydin?"
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200322

Café Imanecho

Asteroid kuşağı ile talihsiz bir temastan hasarla kurtulan kozmik nakliye gemisi, zorunlu ikmal ihtiyacı için Vertigo°’ya yanaştı. Uzayın belki de en eski metal gezgini olan Vertigo°, uzaklardan gelen altı mürettebatlı misafirini ağırlayacaktı. Bu küre kasabanın tasarımını ilk görenler, neden yenilenmediğini sorar ve: "Bu yorgun uydunun bir nostalji tutkusunun eseri olduğunu" öğrenirlerdi. Uydu kasabanın en önemli özelliği de zaten buydu; eski olmak. Ziyaretçilerin çoğu ise içindeki Imanecho'yu merak ediyordu; galaksinin en otantik ve en ünlü kozmik kafeteryasını.

Radruum kapının üstündeki tabelayı görünce: “Ben bir yankıyım mı?! Nasıl bir isimdir bu böyle? Yankı olma, ses ol!” dedi kendi kendine. Manhalis ise belli belirsiz gülümseyerek: “Kimin sesinin yankısı olduğuna bakar o!” dedi. Nakliye gemisinin mürettebatı içeriye girdiğinde, dünyalı modernitenin batan devasa gemi için yaktığı ağıt “My heart will go on” yankılanıyordu kafeteryada. Yer minderlerine oturdular, antik sofra donatıldı. Radruum: "Burada bir bilardo oyununun olmasını beklerdim" deyince, Hueha: "Sayende asteroidlerle yeterince oynamadık mı?" dedi. Bu sözlerden hoşlanmayan Radruum hızla sofradan kalktı ve mekanı terk etti. Sofrada beş kişi kaldılar. Kuhmanend: "Bırakın gitsin, biraz yalnız kalmaya ihtiyacı var" dedi ve devam etti: "Gemimiz onarılıncaya dek bu enteresan uyduda kalacağız. Ve bir sürpriz! Bedeni dondurulmuş ve kısa süre evvel kardiyak stimülanlarla yeniden hayata döndürülen, dünya doğumlu eski bir insan geçenlerde bu kozmik kasabada canlandırılmış. Bu kimse galakside yeniden canlandırılanların bilinen en eskisi. Mediko-profesyoneller izin verirse görebiliriz ve hatta konuşabiliriz onunla."
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200212

Vertigo°: Yörüngeler Çağı

Sınırsız güneş, sınırsız gezegen!

Dünya çağlarından sonra insan ırkı galaksinin sınır uçlarına kadar yaklaştı. Ötegezegenlere yerleşmeyi sağlayan uzay teknolojileriyle birlikte artık yörüngeler çağı başlamıştı. Dünya sorunlarından olan aşırı nüfus artışı, iklim değişikliği ve yetersiz doğal kaynakların neden olduğu kaygılar, yerini biyolojik ölümsüzlüğü aramaya bıraktı. Yörünge değiştirebilen yapay uydu endüstrileri ile de insanlık küresel yaşamdan evrensel yaşama geçti.

Yörüngeler çağında üretilen ilk uydulardan biri de eski ve küçük bir uzay kasabası olan Vertigo°. Bir gaz devinin yörüngesine oturan bu metal küre, uzun zamandır uydu emlakçılığının gözdesi olmaktan çıktı. Nadiren hurda uydu tüccarlarından teklifler alıyor olsa da, uzaya yaydığı meta-frekans reklamlarıyla nüfusunu ve dolayısıyla da ömrünü uzatmaya çalışıyor:

Hey! Bu Vertigo°’nun sesi. Sizi uzayda bir atom kadar küçük ancak en az onun kadar etkili bir yaşam platformunun vatandaşı olmaya davet etmekten gurur duyuyor. Yörüngesinde bulunduğu devasa gezegenden sentezlediği sınırsız kaynakları, her türlü ihtiyaca cevap verebilen güvenilir teknolojileri ve sonu gelmeyen eşsiz manzaraları ile sizinle tanışmak için sabırsızlanıyor. Ayrıca, yörüngeler çağının bilinen en eski uzay kafeteryası olan efsane Cafe Imanecho ile nostaljik özlemlerin bu kürede yaşadığını hatırlatıyor...

| Vertigo°'dan bir pasaj.

20200203

Rah-Ka: Kınından çıkan bir kılıçsın şimdi

...
"Toprağı dirilten yağmurlar, senin içindeki gökyüzünden yağar"
  
Ölmeden önce ölünce sen, kâinatın her yerinde doğdun. Güneş, su içen karıncalar kadar sessiz batıyor; Panteon da yokluğa doğru evriliyor. Miras olarak bir sekel bıraktılar geriye doğada. Tepelerde yankılanan lir sesleri sustu. Sıcacık bacalar buz kesti şimdi. Hayallerin heyelanı, düşlerin düşüşü. Hayl, ölen Rah-Ka'nın gözlerini kapatırken şöyle diyordu; "Kınından çıkan bir kılıçsın şimdi." Hakikat değişmedi, zamanlar değişti. 
... 

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

Rah-Ka: Yanarak tükenen bir masal

...
Taruh: "İnandığın gerçek pay, tutkuların ise paydadır. Tutkuların arttıkça inancındaki hakikat azalır. Kendini bulamazsan sana ait olduğunu sandığın hiçbir şey senin olmaz; kendini bulursan bildiğin ve bilmediğin her şey senin olur. Huzuru hep mükemmellikte arama. Her yerdedir ama sadece özel özneler onu bulur. Unutma! Saman alevleriyle ışıldayan dünya, yanarak tükenen bir masaldır."
...

|Rah-Ka'dan bir pasaj.

Rah-Ka: Geçici yaşamdan sonsuzluğa sızan

...
Taruh konuşmaya devam ettti: "Bir ayraç olmalı bizi bu dünyadan ayıran. Geçici yaşamdan sonsuzluğa sızan. Bir yol olmalı yürüdüğümüz, varlığımızın sebebine çıkan. Bulutların seyahatine şahittir gözler, ya dağların? Dünyasını tasarlarken esirgeyen Yaratıcı'nın olmadığı mekanlar var eden, aslında cehennemde bağışlayan Yaratıcı'nın olmadığı mekanını tasarlamaktadır. Ukba yurdunu kendisi tasarlar. İmdadını kimseye duyuramaz kendinden gayrı. Çünkü tasarladığı mekanda kendisinden başkasına yer vermez. Seslenen odur, duyan da tek o. Kimse yoktur. Yalnız kendisi, egosu ve aynadaki sureti. Dünyada tasarladığı gibi kusursuz. Cehennem bu nedenle acı çekilen yer değildir, acı çekeni kimsenin duymadığı yerdir."
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

Rah-Ka: Haris bir simyacı olma

...
Yalnız ile yalnız olan ve zamanın nabzını tutan Taruh, süvarilere konuştu: "Zittavl aşkına! O, varlık alemlerini yarattı. Şahit yoktu, emsal yoktu, ortak yoktu. Bir'den uzaklaşarak çoğalan varlıkların çokluğu, onların yokluğu oldu. Her varlığın Bir'e en yakın hali doğum anıdır. Fıtratı korumak, yaratılıştan gelen Bir'e yakınlığı muhafaza etmek; süvarilik! Varlıkların çokluğu, onların yokluğudur. Süvari olmak kainatın hulasası, özeti olmaktır. Sentorizm teferruattır, süvari olmak öz. Cehennemde ruhlar üşür. Bütün günahların başlangıcı, temeli Zittavl'i unutmak, O'nun yerine kalbte başka sevgiler beslemektir. Diğer günahlar yoldur, O'nu unutmak tüm günahların birleştiği kapkara bir nisyandır. Şu çiçekleri daha ne kadar güzelleştirebiliriz ki. Onlar zaten en güzel. Fıtrat en güzeldir. Ona bir şeyler daha katmaya hacet yok. Fıtrat varlığın en yalın, en saf ve doğal halidir. Fıtratına ekleme yapanlar yokluğa doğru adımlarlar. Fıtrat bir süreçtir. Zamanı geldikçe olması gerekenler olur. Arının bal yapması gibi. Şu laleler, güller için su, toprak ve güneş dışında bir şeye gerek yok. Kırık buçuk hayalleri sonsuzluk zannedenler gibi olmayın, ilk kutsiyeti koruyun çünkü onu unutursanız son nefesinizde ona tekrar kavuştuğunuzda tanıyamazsınız. Metamorfoz mu tecelli mi bizim olmalı? Kan, et ve kemik; biz sadece bunlardan mı ibaretiz? Bize bunu sorgulatan nedir? Yelelerin saçlara dönüşmesinin bedeli nedir? Ruh! Göller, ırmaklar, denizler, berrak sular yetmedi onlara, illa parlayan bir ayna ve başkalaşım yetti. Varlıkların çokluğu, onların yokluğudur. Çokluk üstüne çokluk, yokluk üstüne yokluktur. Karanlık, karanlık içinde saklanır. Karanlığın karanlık olduğunu ancak yıldızlar ortaya çıkarır. Her biriniz yıldızsınız, öyle doğdunuz, öyle kalın. Bunca define beklerken keşfedilmeyi, haris bir simyacı olmayın. Çokluk sizi oyalamasın. Dünyada varlığımızın kökleri ırk, renk ve semboller değil fıtratımızdır. Ey süvari! Yeni hiçbir şey yapma. Zaten sen en yeni, hep yenisin. Bu halinle yaşa ve onu koru. Derdin bu olmalı. Bineğinle yekvücut olma. Sentorlaşarak zombiler gibi yaşama. Sentorlar nefslerinin istediğini emreden, istemediklerini istemeyen, bazen kızan, bazen köpüren, bazen gülen, kahkaha atan, pişman olabilen tanrılar icat ettiler. O tanrılar sentorların tanrılarıydı. Sadece onların. Çünkü o tanrıları sentorlar doğurdular ve bu nedenle sentorlar neyi isterse, tanrıları da onu ister. Ben bedenimden vazgeçtim, onlar ise nallarındaki bir çividen bile vazgeçemezler. Zittavl bize ne vaat ediyor, tul-i emel bize ne vaat eder? Sentorlar örttü, hakkın yeryüzündeki yüzünü. Bu nedenle cennete girseler de göremezler, işitemezler, kokusunu alamazlar ve hissedemezler. Maddi alem şarap gibidir, çirkinleri güzelleştiren. Bekledikçe mahzende değerlenir. Bu nedenle kalmamalı zihinlerde bu dünya. Yoksa onun müptelaları ayırt edemezler, güzel ne çirkin ne? Bineğin senin hem dostundur, hem de düşmanın. Bir yönüyle seni Zittavl'e ulaştırır, başka bir yönü yolundan alıkoyar. Biraz ondan biraz bundan kabul etmez hakiki aşk. Ya süvari olarak kalırsın ya da sentor olursun. Bunun bir ortası yok. Fıtrat nedir? Bir annenin yuvayı inşası kadar, yavrusu için telaşı, yaratılış kadar temiz. Kudsiyet azlıktadır, varlık azlıktadır. Mütevazi olun. Çünkü topraktan çıkan her şeye muhtaçsınız. Mücahede et ki, müşahede edesin. Zombi yurdudur Gayya. Ne yaşarlar orada, ne ölürler. Şuurların yok olduğu yerdir, öznesiz azaplarda."
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

Rah-Ka: Kainat, sensiz sen ile durur

...
"Kainat, sensiz sen ile durur"

Doğanın el değmemiş derinliklerinde bulursun hayatın başlangıcını. Oradadır her şeyin ilk halinden eser. Gören kalplerin yurdudur. Yüklenilen özne, güzelliğin membası olur. Sonraları özneyi unutunca güzel şeyler, özne de onları unutur. Baş başa kalırlar bedenler ve taşlarla. Bakışlar sıradanlaşır. Varlığın özü yitirilir. İşte o zaman el değer derin doğaya. Hakikat ise değişmez, yalnız manzaralar değişir. Derin doğayı öznesiz istekler kirletir. Sonunda derinlik kaybolur, yüzeysel doğa kalır ruh için geriye. Sular bulandı. Bir süre beklemelisin, sakin ol. Sükunet en güçlü eylemdir, sabırdır. Duru sular, durgun yaşayanlara açılır. Sıfatlarından soyundukça içindeki derin doğaya ulaşırsın.
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

Rah-Ka: Sen gidince diğerleri de durmaz

...
Göründü doru at afakta, güneşi ikiye ayırmıştı. Derin doğadaki süvarileri arıyordu. Taruh'un yanına geldi sonunda. Onu dinliyordu şimdi: "Birkaç gün dünya, sonsuza dek ukba! Her ateş suyu kaynama noktasına getirebilir ancak suyu yanma noktasına getirebilen ateş sadece aşk ateşidir. Kaderlerin üçe ayrılacağı, kederlerin hiçe sayılacağı zamanı düşün. Dünya sana herkesin bilebileceği şeyler söyler. Sen herkesin bilemeyeceği sırlar ara. Zittavl için terk ettiğin her şey senindir, çünkü her şey O'nundur. Hicret bir tercihtir Rah-Ka. Belki Zittavl'e ulaşamayabilirsin ancak O'nun sana verdiklerinden başlayarak O'na doğru kutsal bir yolculuğa çıkabilirsin. Her şey tek ve benzersiz bir öznenin parçasıdır. Sen o öznesin, lakin o özne sen değil. Sentorlar, ruhlarını bedenlerine defnettiler. Şu sentorizme bak; boynuz kulağı geçti, hem de daha kavi ve yeni, ancak asla kendinden önce var olan kulağın işittiklerini işitemez. İçimdedir her sentorlaşan süvari. Benden ayrı değil, acılarımdır, yaralarımdır hepsi ve benim, iç kanamalarımdır; benden ayrılan eksik yanımdır. Evet! Ben gülünç bir süvariyim. Ruhundan vazgeçmiş olanlara malından, şöhretinden, altın nalından vazgeçmeyi öneriyorum. Bu tam da bir komedi. Umutsuz vakayım... Rah-Ka, artık sen diğer taşlar gibi bir taştan at değil, bir şahsın; ruhusun oyunun. Sen gidince diğerleri de durmaz."
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

Rah-Ka: Beklentilerinden soyun!

...
"Dünya beklenti üzere kuruludur, ukba da. Sen beklentilerinden soyun! Acılarının kaynağı sana ait olmayan şeyleri sana ait sanman, kendine mâl etmendir. Kendine ait olduğunu düşündüğün her ne varsa Zittavl'e teslim et." dedi Taruh ve bir şarkıyı hatırladı:

Ateşe düşmeden, hararet nedir bilir mi ateş böceği, 
Ya karınca, ummânın derinliğini nereden bilecek, 
Fezadaki burçlara uçabilir mi serçe; kanatları dokunabilir mi yıldızlara, 
Toprağın bereketinden haberdar mıdır balık, 
Ya da bir nefir, hayat bahşeden nefesi tutabilir mi içinde? 
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.

Rah-Ka: Boşa yer işgal eden deri ve kıkırdaklar

...
Hayl'ın sol omuzunda bir maki maymunu vardı, boynuna kuyruğu dolanıp duran. Sağ elinde ise marula meyvesi, bir maymun bir kendi ısırıyordu, kafalar kıyak. Söyleniyordu; "Her şey konuşur ama duyan var mı? Her zerre haykırır. Ah o kulaklar, boşa yer işgal eden deri ve kıkırdaklar. Bana neden hep sarhoşsun sen, diyorlar. Ben de diyorum ki; bu sarhoşluk Panteon'da bin ayıklıktan iyidir. Atlar yaban bir yalan değiller. Onların hallerine ilkel saflık deyip geçtiniz. Sadece onların derinliğinde kaybettiğiniz şeyi görüyor ve korkuyorsunuz, o kadar. Ömrü kısa hayallerinizle yakamozları avlamaya çalışan çılgınlar sizsiniz!"
...

| Rah-Ka'dan bir pasaj.