5 Soruda Yenidoğan İşitme Tarama Programı


Türkiye'de ve diğer sağlık sistemi gelişmiş olan ülkelerde yenidoğan bebeklere işitme tarama programları uygulanmaktadır. Ailenin yeni üyesi için yapılan bu işitme testleriyle ilgili ebeveynlerin aklına bir takım soruların takılması da doğaldır. Şimdi, bunların içinde en sık sorulan beş soruya cevap bulmaya çalışalım:

1 – Bu test ne için yapılıyor ve yapılmazsa ne olur? 

Çocukların konuşarak kendilerini ifade etme yeteneğine sahip olmaları, onların en temel yaşam haklarındandır. Konuşabilmeleri için de sağlıklı bir işitme duyusuna sahip olmaları gerekir. Yenidoğan her 1000 bebeğin takribî 3'ünde işitme kaybı ile karşılaşılmaktadır. Sağlık Bakanlığı, toplum sağlığının geliştirilmesi ve korunması amacıyla çeşitli ulusal programlar yürütür. Bunlardan biri de Ulusal İşitme Tarama Programı'dır. Bu program çerçevesinde yenidoğan her bebeğe, hastaneden taburcu edilmeden önce işitme tarama testlerinin uygulanması hedeflenmekte ve bu testlerin sonucuna göre gerekli tedbirlerin alınması istenmektedir. Testin asıl amacı topluma sağlıklı, üretken birey katılımının temini ve özellikle konjenital (doğuştan) işitme engeli bulunanların zamanında tespiti ve de rehabilitasyonunun sağlanmasıdır. 2008 yılında tüm illerde başlatılan programın başlangıcında Oto Akustik Emisyon (T-OAE) testi de yapılırken, 2019'dan itibaren tüm kurumlarda sadece daha üst seviye olan tarama ABR/BERA testinin yapılması öngörülmüştür.

Tarama testleri yapılmayan veya süreci yarıda bırakılan bebeklerin, tespit edilemeyen bir kaybı varsa, ilerleyen yıllarda psiko-sosyal yönden gelişimleri yetersiz kalacak ve toplumsal uyum açısından da yaşıtlarından negatif ayrışmasına neden olacaktır. Yenidoğan işitme tarama protokolleri, Halk Sağlığı kurumlarınca titizlikle takip edilmektedir. Henüz örneklerine nadiren rastlanıyor olsa da, testin yapılmamış olması hukuki açıdan ebeveynlere bazı yükümlülükler getirmektedir.

2 – Bebeğim testi geçti. Bu testin geçerliliği nedir?

Her bebek için, doğduktan sonraki ilk 3 ayda işitme testlerinin tamamlanması önerilmektedir. Bebekler anne karnındayken duymaya başlarlar. Bilinçli işitmeye sahip değillerdir, onlarda refleks işitme gerçekleşir. Bu nedenle subjektif testler yerine objektif testler yapılmaktadır. İşitme tarama testleri sadece anlık ölçümler yaparlar, sonradan oluşabilecek işitme kayıplarına dair bilgi veremezler. Dolayısıyla, testlerden geçen bebeğin ailesi, bebeğin işitme ve konuşma gelişim sürecini takip etmekten sorumludur. Gelişim dönemlerine göre ailelerin çocuklarında müşahede etmeleri gereken davranışlar ise şu şekilde sıralanır:

0-3 ay arası: Anne sesini tanır ve sakinleşir. Yüksek seslere irkilir, besleniyorsa duraksar.
3-6 ay arası: Gürültüde uyanır. Çevresindeki seslerin nereden geldiğini bulmak için ses kaynağına yönelir.
6-12 ay arası: Da da, ba ba gibi sesleri algılar. İsmi söylenince tepki verir. Çıngırak sesi gibi oyuncak seslerinden hoşlanır.
12-18 ay arası: Ba ba, da da gibi sesler çıkarır. Sevdiği oyuncakların, eşyaların adı söylenince işaretle gösterir. Uzaktan seslendiğinde bakar.
18-24 ay arası: 20'ye yakın kelime söyler. İki kelimelik cümleler kurar. Basit komutları yerine getirir.
24-36 ay arası: 24 aylıkken 270, 3 yaşında 1000 kadar kelime hazinesi vardır. İsteklerini genellikle sözel olarak bildirir. Basit cümlelerle konuşur. Farklı sesleri ayırt eder. Kendisine söylenenleri anlar.

Çocuğunuzun işitsel gelişimi bu kriterlere uymuyorsa, ayrıntılı işitme testlerinden geçmesi gerekir.

3 – Bebeğim testi geçti ancak risk grubunda olduğu söylendi. Bu ne anlama geliyor?

Bebeğiniz işitme tarama testinden geçtiği halde; işitme kaybı risk faktörlerinden olan CMV (Cytomegalovirus) veya bakteriyel menenjit tespit edilmişse bebeğiniz 3 aylık olduğunda, diğer risk faktörlerinin olması durumunda ise 6 aylık olduğunda - randevu alarak - bir referans merkezine* gitmeniz gerekmektedir. Diğer risk grupları, Sağlık Bakanlığı tarafından şöyle sınıflandırılmaktadır:

Doğum Öncesi Dönemde:
1. Aile bireylerinde çocukluk çağında başlayan işitme kaybı öyküsü
2. Annenin hamileliği sırasında ilaç kullanması
3. Annenin hamileliği sırasında bulaşıcı hastalık geçirmesi
4. Annenin hamileliği sırasında yüksek tansiyon, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği vb. sistematik bir hastalık geçirmesi
5. Annenin hamileliği sırasında röntgen çektirmesi
6. Annenin hamileliği sırasında herhangi bir kaza veya yaralanma geçirmesi


Doğum Sırasında:
1. Bebeğin doğum anında oksijensiz kalması
2. Bebeğin doğum sonrası bir süre solunum zorluğu yaşaması
3. Bebeğin doğum ağırlığının 1500 gramın altında olması
4. Bebeğin yenidoğan yoğun bakım ünitesinde 5 günden fazla kalması
5. Bebeğin kafa veya kulak yapısında anomalinin (normal dışı bir durum) söz konusu olması
6. Kan uyuşmazlığı olması


Doğum Sonrası:
1. Bebeğin yüksek ateşle seyreden bir hastalık geçirmesi
2. Uzun süreli sarılık olması
3. Çocuğa damar yoluyla ototoksik (kulağa zararı dokunabilecek) bir ilaç verilmesi
4. Yüksek şiddetli gürültüye maruz kalma öyküsünün olması
5. Kafa travması geçirmesi

* Referans merkezlerinde (Eğitim Araştırma veya Üniversite Hastaneleri) kontrol testleri ve gerekli durumlarda klinik seviye testler yapılmaktadır.


4 – Bebeğim testi geçemedi, şimdi ne olacak?

Yenidoğan işitme tarama protokolü gereğince, bebekler hastaneden taburcu edilmeden ve genellikle bir günlük bile olmadan testleri tamamlanır. Kulak kanalındaki doğum kalıntısı ve sıvı birikimi gibi doğal nedenlerle testin tamamlanamaması normal sayılabilir. Esasen, test için en uygun zaman; bebeğin 10-15 günlük iken ve uyur vaziyette teste alınmasıdır. Ancak, tarama programlarının yaygınlaşması için protokol, bebek taburcu edilmeden tamamlanması gerekir.

Bebeğiniz testi geçemediyse bu konuda endişelenmeniz için çok erken olduğunu bilmeniz gerekir. Tarama testleri şüpheli çıkan bebekler, takip testlerine çağrılmakta ve tarama protokolleri çerçevesinde testleri tekrarlanmaktadır. İki tekrar testinde de kalan bebekler bir üst tanı merkezine (referans merkezi) sevk edilmektedir.

5 – Bu testin, bebeğimin sağlığına olumsuz bir etkisi var mı? 

İşitme tarama testlerinde x-ray gibi bebeğinize zarar verecek tehlike içerikli uygulamalar bulunmaz. Bazı post-modern veya mutaassıp aileler çeşitli endişe veya şüphelerle bu testlerin yapılmasına onay vermezler. Bu durumda ilk sorunun cevabında belirtildiği üzere bir takım müeyyidelerle karşılaşmaları muhtemeldir.
Paylaş:

Büyük Göç


— "Bu yazı 28/01/2020 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."
  
Küresel fırtınalar insanlığın ortak mirası olan kadim değerlerimizi bir bir kökünden söküyor ve yerlerine postmodernist bakışın şüpheci tohumlarını ekiyor. Bizse yetenekli beyinlerin aramızdan ayrılmasına yanıyoruz fakat trend mevzular etrafımıza bir sis perdesi çektiği için esas problemimizi göremiyoruz. Bir gıcırtı duyuluyor ama zemin yok, neden?

Coğrafyamızda birçok hayatlar pozitivist ekollere adanmış iken, bazıları da ruh hastalıklarından arınmadığı halde manevi riyaset iddiasıyla peşindekileri sürüklüyor. Güncel tasavvufi tariklerin kadim gelenekten ayrılarak ve neredeyse %95 oranında merasimleşerek suretten ibaret kalması, özsüz kabuklanması yani gerçek teolojik yaşamın ehl-i irfan ile birlikte öte dünyaya göç etmesi, dolayısıyla yeni jenerasyona aktarılmaması ve nihayetinde toplumsal ruhun göç etmesi; gerçek problemimiz bu.

Eski(mez) büyükler Peygamber'in ﷻ ahirete göç etmesiyle dünyanın ruhsuz bir tırnak ya da et parçası gibi kaldığını ifade ederler. Evet, O'nun ayrılışı dünyadaki en büyük göç olmuş, bıraktığı miras da en ciddi miras olmuştu. Bizler ise o mirası kadim irfan geleneğinden temin edebiliyoruz. İrfan geleneği büyüklerinin gayesi de mukaddes mirası kaynağındaki halinde olduğu gibi halis, katışıksız ve tahir olarak yeni nesillere devretmekti.

Bugün adalet, ahlak, sahavet ve diğer insani erdemler artık eskisi kadar adalet, ahlak, sahavet ve diğerleri değiller. Bu kavramların genleri metamorfoza uğratıldı ve zamanın ruhu üzerine toprak örtüldü. Evvelde tarikat dendiğinde ne anlaşılıyordu, şimdiyse neler neler?

Tarihte insanların bilgisi ve imkanları azdı ama çağımız toplumları gibi depresif olmadılar. Bir toplumun ekonomi, enformasyon ve teknolojide inanılmaz refah seviyelerine yükseldiği halde depresyon ilaçları satışlarının rekor düzeyde artması nasıl açıklanmalı? Depresif yaşamların küresel ilaç şirketleriyle veya nezleyi bile ortadan kaldıramayan modern tıpla yahut da sahte dinbilimciler ile istismar edilmesine nasıl tahammül edilebilir? Bu kaotik atmosferde kalmak isteyen beyin var mıdır? Peki, her şeyi bilen ama kendini bilmeyen beyinler göç ettikleri coğrafyada rahat ederler mi? İşte eski bilge insanlar bunun için vardı. Şöyle demişlerdi: “Esas mesele insanın kendi varlığından arınmasıdır, göç etmesidir.

Eski ariflerin sözlerine istihza ile esâtîru'l evvelin diyerek bilgi Batıdan gelmedikçe kabul etmeyenler için, ünlü bilim insanı Max Planck’ın dilinden de bu gerçeği konuşabiliriz: “Bilim, doğanın nihai gizemini çözemez çünkü biz, çözmeye çalıştığımız gizemin bir parçasıyız.

İnsanlar savaşıyorlarsa iç dünyalarındaki savaşlarının bir sonucudur. İçindeki savaşı bitiremeyen, sulh sağlayamayan insan dışarıda da yapamaz. Eski büyükler öyle bir iç barışı sağlamışlardı ki tabiatüstü hallere büründüler. Kurtlar, kuşlar, dağlar, taşlar onları tanıdı. Beyin ve aklı da dışlamadılar. Onlarda kalkış noktası beyin, varış noktası kalpti. Beyin kalbe göç etti ve o oldu. Tatmayan ağyar ise bunu kabullenemedi.

İnsanlar hakkında Allah'a uy, Allah hakkında insanlara uyma” diyen o rehber insanlar öğrencilerine ölümlerden ölüm beğendirirlerdi. İki birbirine benzemez ölümden ilki her insanın tattığı biyolojik ölüm, diğeri ise sufilerin takipçilerine beğendirdikleri ölüm olan ölmeden önceki ölümdür. Bu daim diri olma hali olan ölmeden önce ölmek, Hz. Talha (r.a) hakkındaki hadis-i şerifi hatırlatır bize.

Beyin avcılığı sadece küresel bir bilmece. Yüksek irfan geleneğinin unutuluşu daha mühim bir kayıp. Unuttuğumuzu bile unuttuğumuz o manevi definenin üzerinde uyuyoruz. Bunu Celâleddin Rumî (k.s) de zamanında dile getirmiş. Hem öyle güzel anlatmış ki, 150 milyondan fazla basılan ve dünya tarihinde en çok satan on romandan biri olan Simyacı’nın yazarı Paulo Coelho - esinlenme ya da intihal diyebilirsiniz - onun eserindeki özlü hikayeyi örnek alarak kitabını yazmıştı. Değerlerimiz bu ve buna benzer yollarla Batıya doğru göç ediyor ve onların yalnız Batılılara ait olduğunu düşünüyoruz. En trajik olanı belki de bu.

Fehmi YILMAZ
Paylaş:

Karıncalar kadar...


Arkeoloji ve antika eserler ile ilgili çalışmaları olan kardeşim Salih R., yöneticisi olduğu sayfalardan biri için benden - kısa süre içinde - karikatürize bir illüstrasyon istedi. Projeyle ilgili mevzuyu ve hatta çizilecek figürleri beyan edince, bana sadece çizmek kalmıştı.

Çocukluğumdan beri yazı ve resim konularında zorlandığımı anımsamıyorum. Henüz ilkokula başlamadan evvel elime bir kalem geçtiğinde, kağıt bulamazsam gazete kenarlarındaki şerit boşluklara minyatür şehirler çizerdim. Evler, okullar, ağaçlar, kuşlar, camiler... en ince ayrıntılarına kadar özen gösterdiğimi gören Annem, şaşırarak: "Karıncalar kadar küçük bunlar" derdi. Benim için, bu resimlerin içinde Japon dioramaları gibi bir dünya saklıydı. İlkokul öğretmenim de beni fark etmiş olacak ki, sınıf arkadaşım Can ile beraber resim koluna seçmişti. Hayal edebiliyorsanız, dünyanızı imar etmeniz zor değildir.

Aslında, resim çizebilmek için öncelikle iyi bir gözlemci ve görsel hafızaya sahip olmak gerekir. HD görüntü ile UHD görüntüyü ayırt edemiyorsanız, tasarım konusunda zorlanabilirsiniz. Lakin çizim konusunda yetenekli olduğunuzu düşünüyorsanız, benim gibi yapmamalısınız. Ben yeteneğimin farkındaydım ancak geliştirmek için çaba göstermedim. Dehanın yüzde doksan dokuzu çalışmaktır, derler. Çalışmadan yetenekli olmanızın hiç bir anlamı yok.
Paylaş:

İllüzyon


— "Bu yazı 28/09/2019 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."

Dünya, tekil gerçeğin çoğul boyutlardaki yansımalarından biridir. Bu nedenle sürekli olarak göreceli değişimlere uğrar. Birey, değişimin özündeki sabiteyi anlamazsa illüzyona kapılması kaçınılmazdır. Sözlük anlamı “gözbağı” olan illüzyon, mutlak gerçekliğin örtülmesidir ve kaynağı içsel de olsa dışsal da olsa subjektif süreçlerden oluşur. Bu nedenle kalabalıklar için gereksiz değildir.

İllüzyon farklı devirlerde farklı formlara bürünür. İnsanlığın başlangıcında yasak ağaç, eski Mısır'da sihirbaz asası, Roma İmparatorluğu bayrağına eklenen haç simgesi ve günümüzde ise modernize fenomenler olarak karşımıza çıkar. Çağımızda modern illüzyon açık bir biçimde toplumu o kadar büyüler ki, kendisine kendi içinden bir eleştiri olan postmodernizmi doğurur. Arthur C. Clarke'ın “Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez” deyişi, bize modernite hakkında kısa yoldan bir fikir verir.

İnsan kendisini tanımazsa, fizikî çevre kendini insana tanıtmaz. Evrende olup biten ne varsa insanın içindedir. Çoğul boyutlara, mesela uzayın derinliklerine seyahat ettiğimizde bir yerden bir başka yere gitmiş olmaz, kendi içimizde yol almış oluruz. Bu realite, astrofizikte “Evrende bulunan en yaygın on element, insan vücudundaki en yaygın on elementle aynıdır” olarak ifade edilir.

Hayati gerçeği çocuklara da anlatabilmelidir yetişkinler. Albert Einstein’ın da dediği gibi “Bir şeyi altı yaşındaki bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir.” Böylelikle, dünyamızda illüzyondan en az etkilenmiş olan kitlenin saf otoritesi de tahakkuk etmiş olur.

Maddî âlemi tek bir öznenin tecellileri olarak anlamayan her keşif, kısır bir döngü hâlinde donup kalacaktır. Dr. Serkan Karaismailoğlu'nun “Mikroskop kullananların çok iyi bildiği bir gerçek var. Bir şeye ne kadar fazla yaklaşırsan o kadar yabancılaşırsın” sözü bu konuda dikkate şayandır. Bu bağlamda gerçek ile illüzyonu keskin bir çizgi ile ayıran o eşsiz devrimi unutamayız. Hicretten bu yana kaç asır geçti? Ya bunca zamandır “iki günü eşit geçmemesi gereken hak taraf” ne hâlde? Bu sorulara gönül rahatlığıyla cevap verdiğimiz gün, göz bağımızdan tamamen kurtulacağımız gün olacaktır.

Toplumun metafiziksel yaşam alanlarını daraltan illüzyon, gerçeklik algısını düşürerek tekrarlardan oluşan sanal bir yaşam teklif eder. Sn. Abdullah Demircioğlu, bu kaotik süreçten çıkış yolunu “Bilinmelidir ki, inanç sağlamlığı milletlerin veya fertlerin yaşamlarında en kuvvetli hayat unsurudur” sözüyle bizlere yeniden hatırlatır.

Fehmi YILMAZ
Paylaş:

Medical Nemesis ve Sufi Tıbbı


— "Bu yazı 20/12/2018 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."

Modernite, sınırsız kaynaklar içinde yalnız yaşayan insanlar üretir. Kaliforniya Sendromu ile noktalanan modern hayatın belki de ilk basamağı, aslında bir şeyin insan için iyi mi yoksa kötü mü olduğunun hatalı teşhis edilmesidir. Sonu gelmeyen biyolojik ihtiyaçları azami düzeyde karşılama eğilimi insanı kendisine yabancılaştırır. Acı veren her şey yanlış, haz veren her şey doğrudur anlayışı modern toplumlarda kurumsallaşmıştır. Tıp alanında da durum farklı değildir.

Birbirinden çok farklı ekollerden olsalar da, Çeştî'nin Sûfî Tıbbı ¹ ve Illich'in Medical Nemesis ² adlı eserleri modern tıbba yönelik benzer ve yetkin eleştirilerde bulunurlar. Geleneksel/Sufi tıpta müdavi hekimler aynı zamanda birer teolog idiler. Hastalıkları "insanları Tanrı bilgisine ulaştıran deneyimler" olarak tanımlayan tababetin yerine bugün, yeni hastalıklar keşfeden ve bu hastalıkları tek tek bireylere yükleyen profan bir tıp anlayışı gelişmiştir. Bu nedenle, özel muayenehanelerindeki V.I.P. ilgileri bir yana, modern tabipler hastalarına karşı her zaman istatistiksel belleklerini kullanırlar.

Holistik/bütüncül tedavi, geleneksel tıbbın en güçlü yönüdür. Klinik olarak herhangi bir bozukluk görülmese de, insanın his ve düşünce dünyasında dengesizleşmenin hastalığa yol açabileceğini öngörür. Sufi tıbbında sağlık "asla bedenin farkında olmama durumu" olarak tanımlanabilir. Madde aleminden metafiziğe doğru insanlık için küçük, ego için büyük bir adımdır bu. Gerçek hazzın anahtarıdır, sabırdır.

Modern tıp ise Aspirin ile başlayan yeni ilaçlar -plasebo etkisi de dahil- ve baş döndürücü bir hızla gelişen teknoloji ile etkisini gösterir. Bu endikasyona her ne kadar modern tıp dense de bazılarına göre modern tıp diye bir şey yoktur. Tıp değil teknoloji ilerler ve hastanelerdeki hizmetlerin büyük bir bölümü mühendislik girişimidir. İnsanların ortalama yaşam süresinin artması fakat maksimum yaşam süresinin değişmemesi bu konuyu açıklayan en objektif veridir.

Hipokrat, "Hasta için en azı en iyisidir" der. Modern tıp, hekimlerine Hipokrat Yemini ettirir ancak Hipokrat'ın bu sözünün sahada uygulanmasına müsaade etmez. Aslında hiç bir ilaç, bitki ya da materyal, gıda maddesi veya operasyon kendi başına sağaltımda bir şey yapamaz. Sadece bedenin kendi kendini iyileştirme eylemine asistan olur. Eğer parmağınız kesilirse, sağaltımı sağlayan dikiş, bandaj ya da batikon değildir. Bu mucizeyi derinin kendisi gerçekleştirir. Antidepresan ilaçlar sorunları çözmez, sadece unutturur.

Günümüzde tıp kurumu, acıyı ve insan için tamamen doğal bir durum olan ölümü toplumsal bir sorun olarak algılar. Bunun için hastanelerde pahalı endüstriyel sistemler kurar. Bazen hasta haklarını ve ötanaziyi de tartışır. Tarla ve bahçelerde yetişen şifalı bitkileri alır ve onları yüksek fiyatlı kimyasal ilaçlara dönüştürür. Artık hastalar sağlıkları için bir servet ödeyerek sofistike cihazlar ve reçetelerden kurtuluş ümit eder, ölüme karşı direnirler. Hastaneler ise onlara acı çekme ve ölümün farklı bir şeklini dayatır. Toplumlar üzerindeki sosyal iatrojenik etkileriyle modern tıp, insanları kendi başlarına bir şey yapamaz duruma düşürerek radikal bir monopol haline gelir.

Batılıların Avicenna dedikleri İbn Sinâ, zamanındaki bir Hükümdarın akrabasından olan ve doktorların derdine çare bulamadıkları hasta bir genç için davet edilir. İbn Sinâ, genç hastasına şehrini, köyünü ve dostlarının isimlerini sora sora nabız atışından onun hastalığının gönül işi olduğunu anlayıp, Hükümdara haber verir. Elektrokardiyografi yok, CBC yok, kimsenin duymadığı ilaçlar yok! Sağlıklı teşhis var.

Kadim tababet pratiğinin unutulduğu günümüzde istismara açık olan sağlığımız için sakınmamız gerekmektedir. Geleneksel/Sufi tıbbın koruyucu hekimlik deneyimi ve öze inen yaklaşımı ile bunu gerçekleştirmeliyiz. Çünkü, dünyada bizim için "en büyük nimettir sağlık." ³

1: Sûfî Tıbbı / The Book of Sufi Healing, Hakim abu-Abdullah Moinuddin al-Chishtiyya / 1991
2: Sağlığın Gaspı / Limits to Medicine Medical Nemesis: The Expropriation of Health, Ivan Illich / 1975
3: "Ölüm sana gelir bir gün" şiirinden, Zülcenaheyn 


Fehmi YILMAZ
Paylaş:

Everest


Gece, telefonun sesine uyandı Zeyd. Saate baktı; 1:01. Talha'dan bir mesaj gelmişti: "Zeyd, Profesör hava limanına indi; Everest şimdi şehrimizde."

Böyle bir haber beklemiyordu. Profesör en azından bir ay daha Avrupa'da bulunacaktı. Büyük heyecan duydu. Bu sırada açık pencereden odaya davul sesleri giriyordu. Sanki beyninin içinde çalınıyormuş gibi güçlüydü. "Ah, Raci! Ramazan ayında da değiliz ki!" dedi ve birden doğruldu.  Elektrikler yoktu. Karanlıkta toparlanıp, hemen çıkmalıydı. Büyük babasından miras kalan mütevazı evinin merdivenlerinden hızla indi. Sokağa çıktığında ay ışığının geceyi gündüze çevirmiş olduğunu gördü, davul sesleri de dinmişti. Olmadık zamanlarda davuluyla gezinen, mahallenin sevgili meczubu da ortalıkta yoktu. Aracına ulaşmak için köşeyi döndü ama araç yerinde değildi; aslında park halinde veya yürüyen hiç bir araç yoktu. Şaşkınlık içinde bakınırken, bomboş caddenin boğaza bakan ucundan kendisine doğru bir gölgenin yaklaştığını gördü. Dikkatle bakınca gölgenin Raci'ye ait olduğunu anladı. Zeyd de ona doğru yürümeye ve bir yandan da konuşmaya başladı: "Arabamı gördün mü dostum, buralardaydı?" Meczup cevap vermedi. Yakınlaşınca, daha önce onda görülmesi mümkün olmayan bir kılık kıyafet içinde olduğunu fark etti: "Raci, sen ne kadar değişmişsin? Senin hiç böyle güzel giyindiğini, saçlarını tarayıp briyantin kullandığını görmemiştim." Raci biraz durakladıktan sonra: "Zeyd! Ben aslında hep böyleyim. Görmek için ölmek gerek." Zeyd, dostunun ne dediğini anlamadı. Şiddetle ağrıyan başını tutarak: "Tamam, peki arabamı gördün mü? Hani yeşil renkli tosbağa vardı ya! Seninle birçok kez turlamıştık, ha?" Meczup arkasına bakındı, sonra tekrar dönerek "Hala anlamadın mı dostum? Bu dünyada arabaya gerek yok!" Zeyd yine bir şey anlamadı. Raci'yle konuşmaya çalışırken, denizin üzerindeki ufuk çizgisinde, orada olmaması gereken devasa dağı gördü. Meczubun yanından denize doğru yürüdü. Bu daha önce Çin'de gördüğü Everest Dağıydı. Ağzından zorlukla iki kelime döküldü: "Everest... İstanbul'da... !?"
...

| Everest'ten bir pasaj.
Paylaş:

Asinerjik Aynalar


Açık arşivdeki son konuşma da bittiğinde İaarum gülerek: "Bu konuşmalar mitolojik Arecibo mesajı kadar meçhul ve anlamsız. Luh gezegenindeki sarhoş olimpiyatlarını izlerken bile daha fazla keyif almıştım."

"Evet" dedi Kuhmanend: "Belki de bu mitsel insana farklı bir yaklaşım tarzı gösterilmeliydi. Fırsat bulabilirsem onunla konuşmak istiyorum. Neyse, şimdilik kendi sorunlarımızla ilgilenelim. Manhalis nerelerde?"

İaarum: "Her döngü içinde beş kez gerçekleştirmiş olduğu safiyane ritüel için kendine bir yer bulmuştur. Dondurulup on asır sonra canlandırılsaydı, Manhalis ile şu ilkel adamı birbirinden ayırt edemezdik herhalde."

Hueha konuyu değiştirmek istedi: "Yaşadığım gezegende asinerjik aynalar adıyla anılan enteresan bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Gezegenin iki benzersiz ülkesinin uç sınırlarından bir bölgede ve sınırların her iki kıyı noktasında bulunan ve yaklaşık aynı yükseklikte olan iki dev kule vardı. Birbirlerine benzemelerine rağmen, her ikisinin de kullanım amaçları negatif ve pozitif doğrular kadar farklı tasarlanmıştı. Kulelerden biri canlılar üzerinde kolonileştirme ve genetik müdahaleyle yeniden doğallaştırma üzerinde faaliyetler yürüten bir şirkete, diğeri ise astrofiziğe ait hiç değişmeyen ilk materyallerle ilgili araştırmalar gerçekleştiren bir şirketti. Ünlü bir uzay psikiyatrı, her iki şirket tarafından aynı döneme rastlayan çalışma davetleri alır. İlk önce ..."

İaarum sözü keserek araya girdi: "Sizin şu çocuksu metafizik hikayelerinizden usandım artık! Her olayı metafizikle açıklamayı bir marifet zannediyorsunuz. Jilan yıldız sisteminden ta buralara kadar bizi metafiziksel güçler getirmişti zaten, öyle değil mi!"

Hueha: "Olabilir ama ben öyle düşünmüyordum aslında. Öte alemde de şu anda yaptığın gibi, gerçekleşecek her vakıaya bilimsel bir açıklama getirebileceğini görür gibiyim, hani olmadığını iddia ettiğin alemde."
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.
Paylaş:

Aynı varlıklar veya yokluklar


...ve son konuşmayı açtı Kuhmanend;

Profesör: "Biliyor musun Yoo, zihninin sürekli incelendiği hissi pek hoş olmayabilir. İçinde bulunduğun psikolojik hali anlayabiliyorum. Bunu, insanlığın bilimsel mirasına önemli bir katkı olarak düşün. Seninle bir anımı paylaşmak isterim: Geçenlerde kaldığım astral bir hastanedeki odamda yaptığım her şeyin gizli kaldığını düşünüyordum; bornozlu halim de dahil tıp öğrencileri için ders olarak gösterildiğimi öğreninceye dek! Bundan hiç rahatsız olmadım. Atalarımız dünyada iken, yaklaşık olarak senin yaşadığın yıllarda bir dizi gözlemler yapmışlar. Bilim arşivlerimize göre bu gözlemlerde, insanlar uydu görüntülerinden karşılaştırmalı olarak izlenmiş ve kendinden sonraki sosyolojik çalışmalara ilham kaynağı olan Ulusların Karakterleri isimli dev bir çalışma ortaya çıkmış. Senin de şu an içinde bulunduğun olağanüstü halinle, buna benzer bir katkıda bulunabileceğine inanıyorum. Daha nesnel anlatımlarla ilerlemeni rica ediyorum."

Yoo Khann: "Çok yorgun olduğumu hatırlıyorum. Yağmur yağarken evimin penceresinden dışarıyı seyrediyordum. Camdan süzülerek yukarı doğru akan yağmur damlaları gördüğümde hayret ettim. Nasıl yukarı akabilirlerdi? O anda Dr. İnanılmaz, sert bir şekilde omzuma dokundu. Yalnız başıma ve ellerim direksiyonda; sağanak yağmurlar altında hareket halindeki otomobilimin içinde dalmış olduğumu fark ettim..."

Profesör: "Geçeklerle hayalleri karıştırdığını düşünüyorum Yoo Khann!"

Yoo Khann: "Gerçek nedir ki Profesör? Gerçek de, hayal de, rüya da hep bu beynimizdeki aynı varlıklar veya yokluklar değiller mi?"

Profesör odadan çıktı ve: “Tam anlamıyla bir hayal kırıklığı içindeyim. Takıntıları ve hayal gücü çok güçlü olan, bu biyopsikolojik zaman vakıası ile hiç bir bilimsel veri elde edemiyoruz. Bin yaşındaki hayal kırıklığı, başka bir şey değil!”
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.
Paylaş:

Bir gezegende kral olun


Café Imanecho'daki içeceklerin üzerinde galaktik patlamalar dolu... Ve bardakların çevresinde dönen bir reklam:

"Gezegen ve uydu mimarlarını işsiz bırakacak bir teklifimiz var; Bir gezegenin değil, yıldızın yörüngesinde otur! Boş verin o sürekli sorun çıkaran yapay gezegen ve uyduları. Size gerçek gezegenler verelim. Uzak yıldızlarda tamamen doğa harikası gezegenler; içinde hazır bulunan sentetik insan halkları ve canlılarıyla birlikte gerçek bir gezegende kral olun."
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.
Paylaş:

Paris'te kahvaltı, Venedik'te sanat


Manhalis şaşırmış bir hal içinde sordu; “Neden burada bir yardımcın olmadan tek başına çalışıyorsun?”

İhtiyar, “Yalnızlığı severim, sonucuna da razıyım. Zirvede bir unutulma ve dipte bir gizlenme olmadan tahkik seviyesinde bir yalnızlık da gerçekleşmez” dedi ve dünyada yaşanmış eski bir olayı anlatmaya başladı:

“İnsan ırkı için dünya çağının sonu çok yakınlaşmıştı. Bir çok farklı hastalıklar türedi. İnsanlar birbirlerinden kaçmaya başladılar. Bu hastalıklardan en korkunç olanına yakalananlardan biri de zenginliği dillere destan bir iş insanı olan Rera'ydı. Maddi imkanları, sosyal ve iktisadi bilimlerde ders olacak kadar fazlaydı. Bir gün, karman hattının ötesine geçmenin ya da solaryumun çare olamadığı bir hastalığa yakalandı. Doktorları, artık güneşsiz bir saat bile yaşam sürmesinin mümkün olmadığını ve hayatta kalmak istiyorsa, dünyada sürekli olarak bulutsuz öğle vakitlerinde ve kapalı olmayan alanlarda yaşamak zorunda olduğunu söylediler. Onunla aynı hastalığa tutulanların ölmemek için yapabilecekleri hiç bir şey yoktu ama Rera, zenginliği ile bu amansız hastalıkla savaşabilirdi. Bu nedenle, yaşamak için yirmi dört saatte bir dünya coğrafyasının en güneşli çizgisinde dolaşması ve meteorolojik verileri dikkatle takip etmesi gerekiyordu. Ölümle burun buruna yaşadığından, fizik ile metafizik arasında denge kuramamış insanların yaşadığı anomalileri yaşamaya başladı ve sonunda dünya şehirleri onun için Penrosa merdivenlerine dönüştü. Paris'te kahvaltı, Venedik'te sanat, Rio'da manzara kulağa hoş geliyordu, ama onun için hiç de öyle değildi. Serveti tükenene kadar öylece dakikaları sayarak yaşadı. Eskiden sade bir günahkardı, bu hastalık onu masum bir günahkara dönüştürdü. Son parası da tükendiğinde en sadık hizmetçisi de dahil hiç kimse ona yardım etmedi ve dünyanın en küçük hava limanının kapısında yere yığıldı. Ölürken Rera'nın son cümleleri şunlardı: Keşke biraz daha ömrüm olsaydı ve insanlara ne kadar zengin veya fakir olduklarının bu dünyada hiç bir öneminin olmadığını söyleyebilseydim. Gerçeğin de, hayalin de aynı beynin içinde zuhur eden rüyalar olduğunu anlatabilseydim. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun sadece bu kadar olduğunu gösterebilseydim.
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.
Paylaş:

Delis Fomesticus


Vertigo°'nun aile yerleşim ünitelerindeki kozmik dairelerin birinde, annesi küçük kızı Barika için uykudan önce masal anlatıyordu. “Sabret, uzayda her an farklı şeyler olur” diyerek söze başladı:

Eba Hir'in kedilerinden bir kediymiş sanki Delis Fomesticus. Mimikleri olan ve rüya görebilen bir kedi; felis domesticusun çılgın haliymiş. Onda akıl varmış, ama fikir yokmuş. Büyük kedilere özenirmiş. Pisikoloji, pistkoloji, miavera ve miavoloji gibi bilgilere sahipmiş. Atina okullarından kaçmış ve bir süre Vas Legas'ta takılmış olsa da aradığı gibi bir sahiple karşılaşmamış, sonunda on dördüncü yaş günündeyken kendini bir tekke kedisi olarak buluvermiş. Başka yerlerde tutunamayanlarla bu kapıda buluşmuş. Genellikle sokak kedileri ve sonra ev kedisi, sosyete kedisi, meczup kedi, uzaylı kedi ve diğerleri; insanın cenneti ya da cehennemi olabilen bütün kediler...  Bahçeye giren misafirlere “Ellerini yıkayayım mı? Patilerimi günde bir çok kez yıkıyorum. Seninkini de yıkasam n'olur?” dermiş; tabi hiç kimse anlamazmış lisanını. Biri müstesna! Tekkenin işleriyle ilgilenen bir genç varmış. Çok farklı biri olduğundan ona İnanılmaz Genç diyorlarmış. Tekkedeki kediler için tasarladığı barınakta onların her ihtiyaçlarını karşılıyormuş. Delis bir gün ayağını incitmiş. İnanılmaz Genç hemen onun yanına gelmiş ve dilinden aldığı tükürüğü sürerek ayağındaki yarayı sarmış. Neden ona inanılmaz dediklerini bir kaç saate ayağındaki acı dindiğinde anlamış. Yine bir gün İnanılmaz Genç, bahçede çalışırken gözlüğünü duvarın üzerinde unutmuş ve Delis, meraklı bakışlarıyla onun gözlüğünden bakınca dünyası değişmiş. Artık Delis'in de fikri varmış. Diğer kedilere onların hiç anlayamayacağı şeyler söylemeye başlamış: “Asırlarca evvel bir taş veya mineral halindeydik. Cansız ve inorganik maddelerdik. Sonra mercan kayalıkları olduk. Sonra da bitki. Şimdi ise  kediler halinde görünüyoruz. Daha ilerisini istemez miydiniz? Mesela bir insan olmak! Bilimsel mışlar ve mişler'den sonra gerçeği de yaşamaya ne dersiniz?” Bu sırada hiç bir kedi onu anlamıyormuş ve kendi hallerinde bakınıp duruyorlarmış. O yine de devam etmiş: “Gök gürültüsü karnınızdaki gürültüden farklıdır. Önceden aslan olmaya özenirdim, şimdiyse şu çalışkan genç gibi olmak istiyorum. Artık büyük kedinin olmadığını ya da olsa da aslında olmadığını anladım ama siz beni hiç anlamıyorsunuz değil mi? Büyük bir metamorfoz geçiriyorum ben, ya da evrim; her neyse adı.” O günün akşamında Delis hastalanarak ölmüş ve İnanılmaz Genç onu bahçenin kıyısında ıssız ve yemyeşil bir yere gömmüş. Aylar sonra yağmurların habercisi olan şiddetli rüzgarların estiği bir günde, kedinin mezarından bebek ağlaması sesleri gelmiş. Genç, koşarak gittiğinde kedinin gömülü olduğu toprağın içinde yeni doğmuş, sağlıklı bir bebeğin olduğunu görmüş. Sonra...”

Kızının uyuduğunu gören anne gülümsedi ve onu pembe rüyalarla baş başa bıraktı.
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.
Paylaş:

Dr. İnanılmaz


Mürettebat ile birlikte kafeteryada kozmik çorbalarını yudumlarken, Kuhmanend karşısında asılı duran Feydamid'in antik resmine bakarak: "Uzayda yüzen bu kasaba tam bir anakronizm" dedi. Hueha gülümseyerek cevap verdi: "Aslında anakronizm diye bir şey yok ve her şey her vakıa dilimine ait olabilir. Zaman anlamında geçmiş ve gelecek yoktur, olay ve ilişkiler açısından öncelik ve sonralık vardır." Kısa bir sessizlikten sonra arşivden bir başka konuşmayı açtılar;

Profesör: "Nasılsın Yoo? Daha sağlıklı gördüm seni."
Yoo Khann: "Evet, öyledir."

Profesör: "Geçmişinle ilgili yine bizimle paylaşma cömertliği göstereceğin başka bir anının olduğunu ümit ediyorum."
Yoo Khann: "Zihnimde Dr. İnanılmaz'ın eski zamandan kalan bir diğer konuşması var: Hayat inanılmazdır; varlıkların hepsine yakın olamazsın ancak onları var edene yakın olabilirsin." ...

Kısa süren konuşma bittikten sonra odadan çıkan Profesör, biraz hayal kırıklığına uğramış yüz ifadesi ile: "Yoo Khann'ı mı canlandırdık yoksa onun metafiziksel kahramanı Dr. İnanılmaz'ı mı anlamak güç. Ancak, Yoo'yu eleştirmek için de çok erken. Zamanı dünyadaki zaman gibi algılamadığımızı henüz bilmiyor. Dünyada söylenmiş çok eski bir söz vardır: Hidrojen atomlarına 14 milyar yıl verirseniz bilinç kazanıp kendilerinin nereden geldiğini sorgulamaya başlarlar, diye. Aslında burada önemli olan 14 milyar yıl değil, bu sırada hidrojen atomlarına nelerin katılması gerektiğidir. Zaman göreceli olarak herkes için bir dosyalama sistemi gibi. Bir canlının arkaik zamanı, başkasının son dosyalanan gerçekleri olabilir. Biz buna olay dilimleri diyoruz. Herkesin ayrı ayrı dilimleriyle etkileşimli olan olaya ise şimdiki zaman dilimi diyoruz. Bunu öğrenmesi için bekleyeceğiz."

Hueha yeniden gülümserken bir diğerini açmak üzere arşiv dosyasını kapattı.
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.
Paylaş:

Yoo Khann


Kuhmanend, kozmik kafeteryadan Yoo Khann'ın yeniden canlandırılmasından sonraki konuşmalarına ait mediko-arşivleri istedi. Sofradaki arkadaşlarıyla birlikte ilk konuşmayı açtılar. Yoo Khann bembeyaz bir oda ve beyaz kıyafetler içinde yataktaydı. Bir tıp profesyoneli de yanında duruyordu:

Profesör: "Peki, şimdi nasıl hissediyorsun kendini?"
Yoo Khann: "Sanırım daha iyi."

Profesör: "Sormamın sakıncası yoksa, şu anda geçmiş yaşamından ilk neyi hatırladığını öğrenebilir miyiz?"
Yoo Khann, biraz duraklayarak: "Dr. Remillaum'un dersliğindeydim... Ona Dr. İnanılmaz diyorlardı. İlk derste öğrencilerinden her birine ve bana, her sayfasının üzerinde transparan bir kağıdın bulunduğunu daha sonra anlayacağımız bir kitap verdi ve "Bu kitabı inceleyeceğiz ve farklı bir isimde ve bambaşka bir kitap olarak yeniden çıkaracağız" dedi. Bizim meraklı bakışlarımıza karşı da: "Kitabı yeniden çıkarmak sandığınızdan çok daha kısa sürer" dedi. Sonrasını tam olarak hatırlayamıyorum. Sadece dersin sonunda çok şaşırdığımı anımsıyorum...

Vakıa öznesinin zorlandığını düşünen Profesör: "Dilersen sonra devam edebiliriz" dedi.
Yoo Khann: "Dr. İnanılmaz'ın başka sözleri de hafızamda... Şöyleydi galiba: Eflatun da güzel söylemişti; mağaradan çıkınca münevver olur insan. Fakat daha güzeli mağaraya girince de aydınlanabilmekti. Hira'yı unutmak mümkün mü?"
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.
Paylaş:

Kapının arkasındakiler...


Manhalis, arkadaşlarını kafeteryada bırakarak Radruum'u aramaya başladı. Yeniden canlandırılan arkaik insan Yoo Khann nedeniyle olsa gerek Vertigo° kalabalık görünüyordu. İnsanlar nostaljik zamanların bilinmeyen yönlerini data şeklinde değil de hissederek keşfetmek istiyor olmalıydı. Bu eski, hatta hurda uydudaki yoğunluğun başka bir açıklaması yoktu çünkü.

Vertigo°'nun en ücra köşesine vardığını, çıkmaz koridorun sonunu görünce anlayan Manhalis geri döneceği sırada ilginç bir kapı gördü. Mekanda bir anomali gibi görünüyordu. "Madem uzayın bilinen en sıra dışı yerinde misafirsin, bu kapının arkasındakileri de görmeden ayrılmak olmaz" dedi kendince. Kapının açılması için herhangi bir yardımcı yoktu. Bekledi, sonunda elini sürdüğünde yavaşça açıldı; uzunca bir uykudan uyanan gözler gibi. Burası bir atölyeydi. Mitolojik kitaplardan bir alıntı kadar eskiye benziyordu. İçeride ihtiyar bir adam çalışıyordu. "Hoş geldin!" dedi. Bir kaç adım attı, yaklaştı ihtiyara. Müzelik gözlüklerinin üstünden baktı Manhalis'e ve konuşmaya başladı: "Bu küre, yörüngeler çağının başlangıcı kadar eski. Ekipmanları da öyle. Bazı mühendislik sorunlarını gidermek için bilgi yetmiyor. Tecrübe gerek. Peki sen, neden buradasın?" Manhalis "Sanırım yolumu kaybettim, rahatsız ettiğim için affedersiniz" dedi ve çıkmak üzere kapıya yöneldi. İhtiyar "Hiç kimse yolunu kaybetmez. Çünkü hep kendi içindedir yolculuğu. Gerçekler de, hayaller de, rüyalar da sadece aynı beynin içinde gerçekleşiyorsa, gerçekler halinde dışarıya çıkamıyorsa ve dışarıya çıkmak ancak ölümle gerçekleşiyorsa... Ölmeden evvel ölmeyi deneyimlemek istemez miydin?"
...

| Vertigo°'dan bir pasaj.
Paylaş: