20200521

Büyük Göç

— "Bu yazı 28/01/2020 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."
  
Küresel fırtınalar insanlığın ortak mirası olan kadim değerlerimizi bir bir kökünden söküyor ve yerlerine postmodernist bakışın şüpheci tohumlarını ekiyor. Bizse yetenekli beyinlerin aramızdan ayrılmasına yanıyoruz fakat trend mevzular etrafımıza bir sis perdesi çektiği için esas problemimizi göremiyoruz. Bir gıcırtı duyuluyor ama zemin yok, neden?

Coğrafyamızda birçok hayatlar pozitivist ekollere adanmış iken, bazıları da ruh hastalıklarından arınmadığı halde manevi riyaset iddiasıyla peşindekileri sürüklüyor. Güncel tasavvufi tariklerin kadim gelenekten ayrılarak ve neredeyse %95 oranında merasimleşerek suretten ibaret kalması, özsüz kabuklanması yani gerçek teolojik yaşamın ehl-i irfan ile birlikte öte dünyaya göç etmesi, dolayısıyla yeni jenerasyona aktarılmaması ve nihayetinde toplumsal ruhun göç etmesi; gerçek problemimiz bu.

Eski(mez) büyükler Peygamber'in ﷺ ahirete göç etmesiyle dünyanın ruhsuz bir tırnak ya da et parçası gibi kaldığını ifade ederler. Evet, O'nun ayrılışı dünyadaki en büyük göç olmuş, bıraktığı miras da en ciddi miras olmuştu. Bizler ise o mirası kadim irfan geleneğinden temin edebiliyoruz. İrfan geleneği büyüklerinin gayesi de mukaddes mirası kaynağındaki halinde olduğu gibi halis, katışıksız ve tahir olarak yeni nesillere devretmekti.

Bugün adalet, ahlak, sahavet ve diğer insani erdemler artık eskisi kadar adalet, ahlak, sahavet ve diğerleri değiller. Bu kavramların genleri metamorfoza uğratıldı ve zamanın ruhu üzerine toprak örtüldü. Evvelde tarikat dendiğinde ne anlaşılıyordu, şimdiyse neler neler?

Tarihte insanların bilgisi ve imkanları azdı ama çağımız toplumları gibi depresif olmadılar. Bir toplumun ekonomi, enformasyon ve teknolojide inanılmaz refah seviyelerine yükseldiği halde depresyon ilaçları satışlarının rekor düzeyde artması nasıl açıklanmalı? Depresif yaşamların küresel ilaç şirketleriyle veya nezleyi bile ortadan kaldıramayan modern tıpla yahut da sahte dinbilimciler ile istismar edilmesine nasıl tahammül edilebilir? Bu kaotik atmosferde kalmak isteyen beyin var mıdır? Peki, her şeyi bilen ama kendini bilmeyen beyinler göç ettikleri coğrafyada rahat ederler mi? İşte eski bilge insanlar bunun için vardı. Şöyle demişlerdi: “Esas mesele insanın kendi varlığından arınmasıdır, göç etmesidir.

Eski ariflerin sözlerine istihza ile esâtîru'l evvelin diyerek bilgi Batıdan gelmedikçe kabul etmeyenler için, ünlü bilim insanı Max Planck’ın dilinden de bu gerçeği konuşabiliriz: “Bilim, doğanın nihai gizemini çözemez çünkü biz, çözmeye çalıştığımız gizemin bir parçasıyız.

İnsanlar savaşıyorlarsa iç dünyalarındaki savaşlarının bir sonucudur. İçindeki savaşı bitiremeyen, sulh sağlayamayan insan dışarıda da yapamaz. Eski büyükler öyle bir iç barışı sağlamışlardı ki tabiatüstü hallere büründüler. Kurtlar, kuşlar, dağlar, taşlar onları tanıdı. Beyin ve aklı da dışlamadılar. Onlarda kalkış noktası beyin, varış noktası kalpti. Beyin kalbe göç etti ve o oldu. Tatmayan ağyar ise bunu kabullenemedi.

İnsanlar hakkında Allah'a uy, Allah hakkında insanlara uyma” diyen o rehber insanlar öğrencilerine ölümlerden ölüm beğendirirlerdi. İki birbirine benzemez ölümden ilki her insanın tattığı biyolojik ölüm, diğeri ise sufilerin takipçilerine beğendirdikleri ölüm olan ölmeden önceki ölümdür. Bu daim diri olma hali olan ölmeden önce ölmek, Hz. Talha (r.a) hakkındaki hadis-i şerifi hatırlatır bize.

Beyin avcılığı sadece küresel bir bilmece. Yüksek irfan geleneğinin unutuluşu daha mühim bir kayıp. Unuttuğumuzu bile unuttuğumuz o manevi definenin üzerinde uyuyoruz. Bunu Celâleddin Rumî (k.s) de zamanında dile getirmiş. Hem öyle güzel anlatmış ki, 150 milyondan fazla basılan ve dünya tarihinde en çok satan on romandan biri olan Simyacı’nın yazarı Paulo Coelho - esinlenme ya da intihal diyebilirsiniz - onun eserindeki özlü hikayeyi örnek alarak kitabını yazmıştı. Değerlerimiz bu ve buna benzer yollarla Batıya doğru göç ediyor ve onların yalnız Batılılara ait olduğunu düşünüyoruz. En trajik olanı belki de bu.

Fehmi YILMAZ

20200520

Karıncalar kadar...

Arkeoloji ve antika eserler ile ilgili çalışmaları olan kardeşim Salih R., yöneticisi olduğu sayfalardan biri için benden - kısa süre içinde - karikatürize bir illüstrasyon istedi. Projeyle ilgili mevzuyu ve hatta çizilecek figürleri beyan edince, bana sadece çizmek kalmıştı.

Çocukluğumdan beri yazı ve resim konularında zorlandığımı anımsamıyorum. Henüz ilkokula başlamadan evvel elime bir kalem geçtiğinde, kağıt bulamazsam gazete kenarlarındaki şerit boşluklara minyatür şehirler çizerdim. Evler, okullar, ağaçlar, kuşlar, camiler... en ince ayrıntılarına kadar özen gösterdiğimi gören Annem, şaşırarak: "Karıncalar kadar küçük bunlar" derdi. Benim için, bu resimlerin içinde Japon dioramaları gibi bir dünya saklıydı. İlkokul öğretmenim de beni fark etmiş olacak ki, sınıf arkadaşım Can ile beraber resim koluna seçmişti. Hayal edebiliyorsanız, dünyanızı imar etmeniz zor değildir.

Aslında, resim çizebilmek için öncelikle iyi bir gözlemci ve görsel hafızaya sahip olmak gerekir. HD görüntü ile UHD görüntüyü ayırt edemiyorsanız, tasarım konusunda zorlanabilirsiniz. Lakin çizim konusunda yetenekli olduğunuzu düşünüyorsanız, benim gibi yapmamalısınız. Ben yeteneğimin farkındaydım ancak geliştirmek için çaba göstermedim. Dehanın yüzde doksan dokuzu çalışmaktır, derler. Çalışmadan yetenekli olmanızın hiç bir anlamı yok.

20200519

İllüzyon

— "Bu yazı 28/09/2019 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."

Dünya, tekil gerçeğin çoğul boyutlardaki yansımalarından biridir. Bu nedenle sürekli olarak göreceli değişimlere uğrar. Birey, değişimin özündeki sabiteyi anlamazsa illüzyona kapılması kaçınılmazdır. Sözlük anlamı “gözbağı” olan illüzyon, mutlak gerçekliğin örtülmesidir ve kaynağı içsel de olsa dışsal da olsa subjektif süreçlerden oluşur. Bu nedenle kalabalıklar için gereksiz değildir.

İllüzyon farklı devirlerde farklı formlara bürünür. İnsanlığın başlangıcında yasak ağaç, eski Mısır'da sihirbaz asası, Roma İmparatorluğu bayrağına eklenen haç simgesi ve günümüzde ise modernize fenomenler olarak karşımıza çıkar. Çağımızda modern illüzyon açık bir biçimde toplumu o kadar büyüler ki, kendisine kendi içinden bir eleştiri olan postmodernizmi doğurur. Arthur C. Clarke'ın “Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez” deyişi, bize modernite hakkında kısa yoldan bir fikir verir.

İnsan kendisini tanımazsa, fizikî çevre kendini insana tanıtmaz. Evrende olup biten ne varsa insanın içindedir. Çoğul boyutlara, mesela uzayın derinliklerine seyahat ettiğimizde bir yerden bir başka yere gitmiş olmaz, kendi içimizde yol almış oluruz. Bu realite, astrofizikte “Evrende bulunan en yaygın on element, insan vücudundaki en yaygın on elementle aynıdır” olarak ifade edilir.

Hayati gerçeği çocuklara da anlatabilmelidir yetişkinler. Albert Einstein’ın da dediği gibi “Bir şeyi altı yaşındaki bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir.” Böylelikle, dünyamızda illüzyondan en az etkilenmiş olan kitlenin saf otoritesi de tahakkuk etmiş olur.

Maddî âlemi tek bir öznenin tecellileri olarak anlamayan her keşif, kısır bir döngü hâlinde donup kalacaktır. Dr. Serkan Karaismailoğlu'nun “Mikroskop kullananların çok iyi bildiği bir gerçek var. Bir şeye ne kadar fazla yaklaşırsan o kadar yabancılaşırsın” sözü bu konuda dikkate şayandır. Bu bağlamda gerçek ile illüzyonu keskin bir çizgi ile ayıran o eşsiz devrimi unutamayız. Hicretten bu yana kaç asır geçti? Ya bunca zamandır “iki günü eşit geçmemesi gereken hak taraf” ne hâlde? Bu sorulara gönül rahatlığıyla cevap verdiğimiz gün, göz bağımızdan tamamen kurtulacağımız gün olacaktır.

Toplumun metafiziksel yaşam alanlarını daraltan illüzyon, gerçeklik algısını düşürerek tekrarlardan oluşan sanal bir yaşam teklif eder. Sn. Abdullah Demircioğlu, bu kaotik süreçten çıkış yolunu “Bilinmelidir ki, inanç sağlamlığı milletlerin veya fertlerin yaşamlarında en kuvvetli hayat unsurudur” sözüyle bizlere yeniden hatırlatır.

Fehmi YILMAZ

20200518

Medical Nemesis ve Sufi Tıbbı

— "Bu yazı 20/12/2018 tarihinde Zuhûr Dergisi'nde yayınlamıştır."

Modernite, sınırsız kaynaklar içinde yalnız yaşayan insanlar üretir. Kaliforniya Sendromu ile noktalanan modern hayatın belki de ilk basamağı, aslında bir şeyin insan için iyi mi yoksa kötü mü olduğunun hatalı teşhis edilmesidir. Sonu gelmeyen biyolojik ihtiyaçları azami düzeyde karşılama eğilimi insanı kendisine yabancılaştırır. Acı veren her şey yanlış, haz veren her şey doğrudur anlayışı modern toplumlarda kurumsallaşmıştır. Tıp alanında da durum farklı değildir.

Birbirinden çok farklı ekollerden olsalar da, Çeştî'nin Sûfî Tıbbı ¹ ve Illich'in Medical Nemesis ² adlı eserleri modern tıbba yönelik benzer ve yetkin eleştirilerde bulunurlar. Geleneksel/Sufi tıpta müdavi hekimler aynı zamanda birer teolog idiler. Hastalıkları "insanları Tanrı bilgisine ulaştıran deneyimler" olarak tanımlayan tababetin yerine bugün, yeni hastalıklar keşfeden ve bu hastalıkları tek tek bireylere yükleyen profan bir tıp anlayışı gelişmiştir. Bu nedenle, özel muayenehanelerindeki V.I.P. ilgileri bir yana, modern tabipler hastalarına karşı her zaman istatistiksel belleklerini kullanırlar.

Holistik/bütüncül tedavi, geleneksel tıbbın en güçlü yönüdür. Klinik olarak herhangi bir bozukluk görülmese de, insanın his ve düşünce dünyasında dengesizleşmenin hastalığa yol açabileceğini öngörür. Sufi tıbbında sağlık "asla bedenin farkında olmama durumu" olarak tanımlanabilir. Madde aleminden metafiziğe doğru insanlık için küçük, ego için büyük bir adımdır bu. Gerçek hazzın anahtarıdır, sabırdır.

Modern tıp ise Aspirin ile başlayan yeni ilaçlar -plasebo etkisi de dahil- ve baş döndürücü bir hızla gelişen teknoloji ile etkisini gösterir. Bu endikasyona her ne kadar modern tıp dense de bazılarına göre modern tıp diye bir şey yoktur. Tıp değil teknoloji ilerler ve hastanelerdeki hizmetlerin büyük bir bölümü mühendislik girişimidir. İnsanların ortalama yaşam süresinin artması fakat maksimum yaşam süresinin değişmemesi bu konuyu açıklayan en objektif veridir.

Hipokrat, "Hasta için en azı en iyisidir" der. Modern tıp, hekimlerine Hipokrat Yemini ettirir ancak Hipokrat'ın bu sözünün sahada uygulanmasına müsaade etmez. Aslında hiç bir ilaç, bitki ya da materyal, gıda maddesi veya operasyon kendi başına sağaltımda bir şey yapamaz. Sadece bedenin kendi kendini iyileştirme eylemine asistan olur. Eğer parmağınız kesilirse, sağaltımı sağlayan dikiş, bandaj ya da batikon değildir. Bu mucizeyi derinin kendisi gerçekleştirir. Antidepresan ilaçlar sorunları çözmez, sadece unutturur.

Günümüzde tıp kurumu, acıyı ve insan için tamamen doğal bir durum olan ölümü toplumsal bir sorun olarak algılar. Bunun için hastanelerde pahalı endüstriyel sistemler kurar. Bazen hasta haklarını ve ötanaziyi de tartışır. Tarla ve bahçelerde yetişen şifalı bitkileri alır ve onları yüksek fiyatlı kimyasal ilaçlara dönüştürür. Artık hastalar sağlıkları için bir servet ödeyerek sofistike cihazlar ve reçetelerden kurtuluş ümit eder, ölüme karşı direnirler. Hastaneler ise onlara acı çekme ve ölümün farklı bir şeklini dayatır. Toplumlar üzerindeki sosyal iatrojenik etkileriyle modern tıp, insanları kendi başlarına bir şey yapamaz duruma düşürerek radikal bir monopol haline gelir.

Batılıların Avicenna dedikleri İbn Sinâ, zamanındaki bir Hükümdarın akrabasından olan ve doktorların derdine çare bulamadıkları hasta bir genç için davet edilir. İbn Sinâ, genç hastasına şehrini, köyünü ve dostlarının isimlerini sora sora nabız atışından onun hastalığının gönül işi olduğunu anlayıp, Hükümdara haber verir. Elektrokardiyografi yok, CBC yok, kimsenin duymadığı ilaçlar yok! Sağlıklı teşhis var.

Kadim tababet pratiğinin unutulduğu günümüzde istismara açık olan sağlığımız için sakınmamız gerekmektedir. Geleneksel/Sufi tıbbın koruyucu hekimlik deneyimi ve öze inen yaklaşımı ile bunu gerçekleştirmeliyiz. Çünkü, dünyada bizim için "en büyük nimettir sağlık." ³


1: Sûfî Tıbbı / The Book of Sufi Healing, Hakim abu-Abdullah Moinuddin al-Chishtiyya / 1991
2: Sağlığın Gaspı / Limits to Medicine Medical Nemesis: The Expropriation of Health, Ivan Illich / 1975
3: "Ölüm sana gelir bir gün" şiirinden, Zülcenaheyn 


Fehmi YILMAZ