Ana içeriğe atla

Yayınlar

Şubat, 2021 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Delis Fomesticus

Vertigo°'nun aile yerleşim ünitelerindeki kozmik dairelerin birinde, annesi küçük kızı Barika için uykudan önce masal anlatıyordu. “Sabret, uzayda her an farklı şeyler olur” diyerek söze başladı:  Bir varmış, diğerleri yokmuş... Eba Hir'in kedilerinden bir kediymiş sanki Delis Fomesticus. Mimikleri olan ve rüya görebilen bir kedi; felis domesticusun çılgın haliymiş. Onda akıl varmış, ama fikir yokmuş. Büyük kedilere özenirmiş. Pisikoloji, pistkoloji, miavera ve miavoloji gibi bilgilere sahipmiş. Atina okullarından kaçmış ve bir süre Vas Legas'ta takılmış olsa da aradığı gibi bir sahiple karşılaşmamış, sonunda on dördüncü yaş günündeyken kendini bir tekke kedisi olarak buluvermiş. Başka yerlerde tutunamayanlarla bu kapıda buluşmuş.  Genellikle sokak kedileri ve sonra ev kedisi, sosyete kedisi, meczup kedi, uzaylı kedi ve diğerleri; insanın cenneti ya da cehennemi olabilen bütün kediler...  Bahçeye giren misafirlere “Ellerini yıkayayım mı? Patilerimi günde bir çok kez yıkıyor

Güneşin Battığı Yer

Batı, coğrafi açıdan tropikal kuşak sınırlarında güneşin battığı yerlerdir. Felsefi yönden ise başlangıcı Antik Yunan ve Antik Roma'ya uzanan Avrupa'ya ve sonrasında Amerika'ya, kolonyal faaliyetleri sonucunda da küresel boyutlara ulaşan bir düşüncedir.  Bu düşünce sistemi felsefe, din, sanat ve kültür içerikli ortak bir dünya görüşüne sahip milletlerin oluşturduğu medeniyettir. Sistem iki temel sütun üzerinde bina edilmiştir; Hristiyanlık ve Eski Yunan.  Modernizm, Noel Baba, Hollywood, olimpiyatlar, kolonyalizm ve küreselleşme gibi pek çok kavram Batılı fenomenlerdendir. Bunları yaşamlarında  benimseyen insanlar, coğrafi olmasa da zihinsel seviyede Batılı sistemin parçalarıdırlar ve bütün bu insanların ait oldukları üst ülke, güneşin battığı yerdir.  Fehmi YILMAZ

Edebiyat Akımları

Değişen insan edebiyattaki değişimin asıl dinamiğidir. Edebiyat akımları ise bu değişimin en somut manzaraları sayılır.  Belli bir dünya görüşü, güzellik, sanat ve edebiyat anlayışı alanında buluşan insanlar, edebiyat akımı ( ecole / ekol, movement / hareket, school / okul ) oluşturabilir. Bu, aslında edebiyat ve daha geniş bir bakış açısıyla sanata kolektif anlamlar yükleme çalışmasıdır.  Edebiyat akımları beraberinde edebiyat kuramı, edebiyat eleştirisi, edebiyat tarihi ve edebiyat sosyolojisini de getirir. Çünkü edebiyat akımının edebiyata dair sorulara verdiği cevapların oluşturduğu düşünce ve değerler, eleştirmenler tarafından herhangi bir eserin değerlendirilmesinde eleştirel kriterler olarak kullanılmış ( klasik eleştiri, romantik eleştiri, realist eleştiri, ...vb ), bugün ve yarın da kullanılabilir.  Edebiyat kuramı ve eleştirisi, dünden bugüne büyük ölçüde edebiyat akımlarının birikimleri üzerine bina edilmiştir. Edebiyat akımı mensupları zamanla farklı akımlara katılabilir /

Edeb-i Edebiyat

Arapça kökenli ve başlangıcında davet anlamı taşıyan, zamanla farklılaşarak sözlük anlamında iyi huy ve ahlâk , terim anlamında ise söz ve yazıda yanlış yapmamak halini alan edeb sözcüğünden gelen edebiyat kavramı, Tanzimat döneminde Fransızca yazın manasındaki littérature kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir. Tanzimat yıllarına kadar Türkçede manzum edebî metinler için şiir , mensur edebî metinler içinse inşâ sözcükleri görülür. Yeni haliyle ilk kez, İbrahim Şinâsî tarafından fenn-i edeb olarak kullanılmıştır.  Dille gerçekleştirilen güzel sanat ve bu sanat üzerine yapılan her türlü bilimsel araştırma, inceleme, değerlendirme ve eğitim-öğretim faaliyetleri anlamlarına gelen edebiyat sanatı, en eski ve en yaygın sanat türlerindendir.  Edebiyatın neliği ile ilgili söylenmiş birçok söz vardır. Gürsel Aytaç: " Edebiyat malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir kreatiflik, başka bir deyişle sanat dalıdır. " İnci Aral: " Edebiyat savunma değil, tan

Medical Nemesis ve Sufi Tıbbı

Modernite, sınırsız kaynaklar içinde yalnız yaşayan insanlar üretir. Kaliforniya Sendromu ile noktalanan modern hayatın belki de ilk basamağı, aslında bir şeyin insan için iyi mi yoksa kötü mü olduğunun hatalı teşhis edilmesidir. Sonu gelmeyen biyolojik ihtiyaçları azami düzeyde karşılama eğilimi insanı kendisine yabancılaştırır. Acı veren her şey yanlış, haz veren her şey doğrudur anlayışı modern toplumlarda kurumsallaşmıştır. Tıp alanında da durum farklı değildir.  Birbirinden çok farklı ekollerden olsalar da, Çeştî 'nin Sûfî Tıbbı ¹ ve Illich 'in Medical Nemesis ² adlı eserleri modern tıbba yönelik benzer ve yetkin eleştirilerde bulunurlar. Geleneksel/Sufi tıpta müdavi hekimler aynı zamanda birer teolog idiler. Hastalıkları " insanları Tanrı bilgisine ulaştıran deneyimler " olarak tanımlayan tababetin yerine bugün, yeni hastalıklar keşfeden ve bu hastalıkları tek tek bireylere yükleyen profan bir tıp anlayışı gelişmiştir. Bu nedenle, özel muayenehanelerindeki V.I.P

İllüzyon

Dünya, tekil gerçeğin çoğul boyutlardaki yansımalarından biridir. Bu nedenle sürekli olarak göreceli değişimlere uğrar. Birey, değişimin özündeki sabiteyi anlamazsa illüzyona kapılması kaçınılmazdır. Sözlük anlamı “gözbağı” olan illüzyon, mutlak gerçekliğin örtülmesidir ve kaynağı içsel de olsa dışsal da olsa subjektif süreçlerden oluşur. Bu nedenle kalabalıklar için gereksiz değildir.  İllüzyon farklı devirlerde farklı formlara bürünür. İnsanlığın başlangıcında yasak ağaç, eski Mısır'da sihirbaz asası, Roma İmparatorluğu bayrağına eklenen haç simgesi ve günümüzde ise modernize fenomenler olarak karşımıza çıkar. Çağımızda modern illüzyon açık bir biçimde toplumu o kadar büyüler ki, kendisine kendi içinden bir eleştiri olan postmodernizmi doğurur. Arthur C. Clarke'ın “ Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez ” deyişi, bize modernite hakkında kısa yoldan bir fikir verir.  İnsan kendisini tanımazsa, fizikî çevre kendini insana tanıtmaz. Evrende olup biten ne vars

Büyük Göç

Küresel fırtınalar insanlığın ortak mirası olan kadim değerlerimizi bir bir kökünden söküyor ve yerlerine postmodernist bakışın şüpheci tohumlarını ekiyor. Bizse yetenekli beyinlerin aramızdan ayrılmasına yanıyoruz fakat trend mevzular etrafımıza bir sis perdesi çektiği için esas problemimizi göremiyoruz. Bir gıcırtı duyuluyor ama zemin yok, neden?  Coğrafyamızda birçok hayatlar pozitivist ekollere adanmış iken, bazıları da ruh hastalıklarından arınmadığı halde manevi riyaset iddiasıyla peşindekileri sürüklüyor. Güncel tasavvufi tariklerin kadim gelenekten ayrılarak ve neredeyse %95 oranında merasimleşerek suretten ibaret kalması, özsüz kabuklanması yani gerçek teolojik yaşamın ehl-i irfan ile birlikte öte dünyaya göç etmesi, dolayısıyla yeni jenerasyona aktarılmaması ve nihayetinde toplumsal ruhun göç etmesi; gerçek problemimiz bu.  Eski(mez) büyükler Peygamber'in ﷺ ahirete göç etmesiyle dünyanın ruhsuz bir tırnak ya da et parçası gibi kaldığını ifade ederler. Evet, O'nun ayrı

Testideki Derya

Algılarımız evrenin bizi sardığını düşündürür. Oysa insanın evreni kendi beynidir. Kainatın tamamını fetheden bir kral olsa da ancak kendi kainatı kadar, yani beyni kadar hükmedebilir. Bu nedenledir ki insana en büyük engel kendisidir. Ömrü seksen sene de olsa, sonsuz da olsa ancak kendi evreni kadar yaşayacaktır. Güncel haliyle dünyamızda yaklaşık sekiz milyar kainat (umwelt ya da alem-i suğra) yaşam sürer. Bu açıdan, mikro seviyeden makro seviyelere kadar bütün kırılmaların, kaosların ve savaşların asıl nedeni daha belirgindir: sonsuzluk arzusu.  “Salyangoza sonsuz bir ömür verilseydi, onun sonsuzluğu ne olurdu?”  Efsaneye göre, Enkidu’nun arkadaşı Gılgamış arzu ettiği sonsuzluğu yakalayamadı. Bunda asıl mesele onun epik yolculuğunun sonunda sonsuzluğa ulaşamaması değil, istediği sonsuzluk; yani kendisiydi. Hakiki sonsuzlukla tanışmış olsaydı, beyinden kalbe tekil bir yolculuk başlatan kahramanı okuyor olurduk.  Hazret-i Abdülkadir (k.s) der ki; " Avuç içi kadar dar bir yerde de

Akıllı Yaşam Formları

Dünyevi hayat varlıklara anlam yükleme eylemlerimizden oluşur. Şayet dünya ile aramıza psikolojik bir mesafe koysaydık, insana yüklenen ezelî manayı görmeye başlardık. “ İyinin ve kötünün olmadığı bir yer var, sizi orada bekleyeceğim ” diyen Rumî (k.s), bu güzel sözüyle varlıklara anlam yüklemek yerine yüklendiğimiz anlama dikkat çeker. Çünkü, kainat tümüyle hayırdan ibarettir. İnsanların bakışı onu değiştirir.  İbn Arabî (k.s) de " Hamd olsun, âlemde erkek yoktur " demişti. Burada kastedilen aslında cinsiyetler değil eylemlerdir. Âlemlerde esasen etkili bir erk bulunmaz. Nihayetinde tüm fiillerin, isimlerin ve sıfatların var edeni, kendisinden başka özne olmayan Özne'dir. Bu hakikatin bilinmesi ve içselleşmesi ile marifet ortaya çıkar. İbn Abbas'ın (r.a) ayet-i kerimede geçen liya'budûn kelimesini liya'rifûn olarak tefsir etmesinin nedeni budur. Biz cihana hakkı bilmek için geldik. İbadet ise her varlık için zaten kaçınılmazdır. Hakka ya da batıla ister ist