Ana içeriğe atla

Edeb-i Edebiyat

Arapça kökenli ve başlangıcında davet anlamı taşıyan, zamanla farklılaşarak sözlük anlamında iyi huy ve ahlâk, terim anlamında ise söz ve yazıda yanlış yapmamak halini alan edeb sözcüğünden gelen edebiyat kavramı, Tanzimat döneminde Fransızca yazın manasındaki littérature kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir. Tanzimat yıllarına kadar Türkçede manzum edebî metinler için şiir, mensur edebî metinler içinse inşâ sözcükleri görülür. Yeni haliyle ilk kez, İbrahim Şinâsî tarafından fenn-i edeb olarak kullanılmıştır. 

Dille gerçekleştirilen güzel sanat ve bu sanat üzerine yapılan her türlü bilimsel araştırma, inceleme, değerlendirme ve eğitim-öğretim faaliyetleri anlamlarına gelen edebiyat sanatı, en eski ve en yaygın sanat türlerindendir. 

Edebiyatın neliği ile ilgili söylenmiş birçok söz vardır. Gürsel Aytaç: "Edebiyat malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir kreatiflik, başka bir deyişle sanat dalıdır." İnci Aral: "Edebiyat savunma değil, tanıklıktır." Fernando Pessoa: "Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır." Friedrich Nietzsche: "Bir ülkede edebiyat ve sanattan çok siyaset konuşuluyorsa, o ülke üçüncü sınıf bir ülkedir." Edebî bir eser üç temel unsuru haizdir: İçerik, dil ve yapı

İçerik: Nice ruh ve beyin sancılarının eseri olan ve sonu gelmeyen yorumlara kapı açan kurgusal dünya. 

Dil: İçeriğin estetik hazza ulaştıracak, en güzel ve en etkili bir biçimde sunulması görevini üstlenir. 

Yapı: İçerik ve dil ikilisinin ferdi ve özgün haritalanmasından teşekkül eder. Bu üç temel unsurdan başka bir de dördüncü unsur olarak Üslup vardır. Ancak üslup, diğer üç unsur gibi bağımsız değil, söz konusu üç unsurun birlik, bütünlük, çok yönlü ilişkileri ve edebî sentezinden oluşur. Edebiyat bu unsurlardan meydana gelen karmaşık fakat estetik bir terkiptir. 

Edebiyat eseri öznel / bireysel yapıttır. Ancak, sanatkâr hitap ettiği toplumun bir parçası / bireyi olduğundan etkisi altındadır. Edebiyat eseri kültürel bir değerdir. Kültürel unsurları ihata eder. Ayrıca yazınsal yönüyle kültür köprüsü olur. Toplumsal hafızayı taşıyıcıdır. 

Edebî eserlerde imgesel bir anlatım vardır. İmgesel anlatımlarda da öznellik yoğundur. Bu nedenle edebî metinleri yorumlarken herkesin farklı şeyler söylemesi beklenir. Bu da edebî metinlerin en önemli sanatsal özelliğidir. 

Edebiyatın varlık sebebi dildir. Dilin gelişmesinde büyük rol oynar. Dilin gelişmesi de edebiyatı olumlu etkiler. Bir dil sanatı olan edebiyat, malzemesi bakımından millî bir sanattır. Edebî eserin incelenmesi açısından da, edebiyat sosyal bilimlere dahil edilir. 


Fehmi YILMAZ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gizli Özne

Hayatımızı kelimelerimiz kurtarır ya da sonlandırır. Kelimelerden cümleler oluştuğu gibi hayatlar da oluşur. O halde yaşamamız cümle kurmak kadar kolay ya da zordur. Bir cümle kurmak ne kadar zor olabilirdi?  Kelime-i tevhid veya kelime-i şirk, cümlelerin ve hayatların ontolojisini inşa eder. İlk insandan bu yana kavganın asıl sebebi tevhide karşı olan şirk kökenli cümleler ve yaşamlardır. Şirk, bir cümleye veya bir yaşama “kendisinden başka özne olmayan Özne” ile beraber başka özneler de katmaktır. Tek ve eşsiz bir Özne yerine, gerçek olmayan birçok sahte özneler yerleştirmektir. Yaşamımızdaki tekil Özne’yi keşfedebilmemiz içinse önce O’nu tanımamız gerekir.  Kendisinden başka özne olmayan Hak, koruyucu ve affedici olduğundan varlıkların özü sevgidir. Ve, kendisinden başka özne olmadığı için övgü yalnız O’na mahsustur. Özne bir, varlıkları oluşturan fiiller ve isimler sonsuzdur. Sonradan var oldukları için varlıklar zorunlu olarak acziyet içindedirler ve Özne’den başka yönelebilecekle

Akıllı Yaşam Formları

Dünyevi hayat varlıklara anlam yükleme eylemlerimizden oluşur. Şayet dünya ile aramıza psikolojik bir mesafe koysaydık, insana yüklenen ezelî manayı görmeye başlardık. “ İyinin ve kötünün olmadığı bir yer var, sizi orada bekleyeceğim ” diyen Rumî (k.s), bu güzel sözüyle varlıklara anlam yüklemek yerine yüklendiğimiz anlama dikkat çeker. Çünkü, kainat tümüyle hayırdan ibarettir. İnsanların bakışı onu değiştirir.  İbn Arabî (k.s) de " Hamd olsun, âlemde erkek yoktur " demişti. Burada kastedilen aslında cinsiyetler değil eylemlerdir. Âlemlerde esasen etkili bir erk bulunmaz. Nihayetinde tüm fiillerin, isimlerin ve sıfatların var edeni, kendisinden başka özne olmayan Özne'dir. Bu hakikatin bilinmesi ve içselleşmesi ile marifet ortaya çıkar. İbn Abbas'ın (r.a) ayet-i kerimede geçen liya'budûn kelimesini liya'rifûn olarak tefsir etmesinin nedeni budur. Biz cihana hakkı bilmek için geldik. İbadet ise her varlık için zaten kaçınılmazdır. Hakka ya da batıla ister ist

Büyük Göç

Küresel fırtınalar insanlığın ortak mirası olan kadim değerlerimizi bir bir kökünden söküyor ve yerlerine postmodernist bakışın şüpheci tohumlarını ekiyor. Bizse yetenekli beyinlerin aramızdan ayrılmasına yanıyoruz fakat trend mevzular etrafımıza bir sis perdesi çektiği için esas problemimizi göremiyoruz. Bir gıcırtı duyuluyor ama zemin yok, neden?  Coğrafyamızda birçok hayatlar pozitivist ekollere adanmış iken, bazıları da ruh hastalıklarından arınmadığı halde manevi riyaset iddiasıyla peşindekileri sürüklüyor. Güncel tasavvufi tariklerin kadim gelenekten ayrılarak ve neredeyse %95 oranında merasimleşerek suretten ibaret kalması, özsüz kabuklanması yani gerçek teolojik yaşamın ehl-i irfan ile birlikte öte dünyaya göç etmesi, dolayısıyla yeni jenerasyona aktarılmaması ve nihayetinde toplumsal ruhun göç etmesi; gerçek problemimiz bu.  Eski(mez) büyükler Peygamber'in ﷺ ahirete göç etmesiyle dünyanın ruhsuz bir tırnak ya da et parçası gibi kaldığını ifade ederler. Evet, O'nun ayrı

Testideki Derya

Algılarımız evrenin bizi sardığını düşündürür. Oysa insanın evreni kendi beynidir. Kainatın tamamını fetheden bir kral olsa da ancak kendi kainatı kadar, yani beyni kadar hükmedebilir. Bu nedenledir ki insana en büyük engel kendisidir. Ömrü seksen sene de olsa, sonsuz da olsa ancak kendi evreni kadar yaşayacaktır. Güncel haliyle dünyamızda yaklaşık sekiz milyar kainat (umwelt ya da alem-i suğra) yaşam sürer. Bu açıdan, mikro seviyeden makro seviyelere kadar bütün kırılmaların, kaosların ve savaşların asıl nedeni daha belirgindir: sonsuzluk arzusu.  “Salyangoza sonsuz bir ömür verilseydi, onun sonsuzluğu ne olurdu?”  Efsaneye göre, Enkidu’nun arkadaşı Gılgamış arzu ettiği sonsuzluğu yakalayamadı. Bunda asıl mesele onun epik yolculuğunun sonunda sonsuzluğa ulaşamaması değil, istediği sonsuzluk; yani kendisiydi. Hakiki sonsuzlukla tanışmış olsaydı, beyinden kalbe tekil bir yolculuk başlatan kahramanı okuyor olurduk.  Hazret-i Abdülkadir (k.s) der ki; " Avuç içi kadar dar bir yerde de

Toprağı dirilten yağmurlar dindi

“Şarkılar hep Senden bahseder, şarkılar ki Senden bihaber” Toprağı dirilten yağmurlar dindi. O gün ihtiyar ağaçlar puslu bakışları gizliyordu; ağulu oklar, kızıl urganlar ve aç sırtlanlarla ava çıkan sentorların bakışlarını. Yakamoz avcısı gibiydi onlar. Güçlü elleri vardı, adeta maddeyi yeniden var eden. Her parmak ayrı bir marifetti. Ve elleri onların her şeyi oldu. Kendi illüzyon gösterilerine kapıldılar. Gölgeler uzarken, sabırlar kısaldı. Nasırlı elleriyle çalıları araladı lider sentor ve hırıltılı konuştu: "Yavru atlarla oyalanmayın! Onlar anne ve babalarını izler."  ...  | Rah-Ka'dan bir pasaj.

Berk ve Barika

(...) Manhalis, Vertigo°'nun otantik koridorlarında yürüyordu. Bir kesişim noktasında durakladı. Yeniden Radruum ile irtibata geçmek istedi, ancak ulaşamadı. Bu sırada yanındaki masal dükkanının önünde ilginç kozmik kıyafetleri ile çocuklar, insansı robottan çok eski bir hikaye dinliyorlardı. Kulağı onlara takıldı. Bilge ihtiyarlara benzeyen, elinde ahşap asası ile de ara sıra öksüren bu android ne kadar da gerçekçiydi;  " Evvel zaman içinde iki kardeş; Berk, Barika ve kedileri Delis gizemli bir ormanın içinde uyanmışlar. Nereden geldiklerini ve nereye gitmeleri gerektiğini hiç hatırlamıyorlarmış. Etraflarına bakınırken kendileriyle konuşabilen ve çıkış yolunu bilen rengarenk bir papağan görmüşler. Ormanın derinliklerinde rehber papağan ile ilerledikleri sırada şiddetli yağmurlar başlamış. İzledikleri kuşu da kaybetmişler. Korkunç gök gürültülerine neden olan şimşeklerin ışığı ile yolu takip etmeye çalışıyorlarmış. Aniden her yer aydınlanmış ve Berk'in üzerine yıldırım düş

Medical Nemesis ve Sufi Tıbbı

Modernite, sınırsız kaynaklar içinde yalnız yaşayan insanlar üretir. Kaliforniya Sendromu ile noktalanan modern hayatın belki de ilk basamağı, aslında bir şeyin insan için iyi mi yoksa kötü mü olduğunun hatalı teşhis edilmesidir. Sonu gelmeyen biyolojik ihtiyaçları azami düzeyde karşılama eğilimi insanı kendisine yabancılaştırır. Acı veren her şey yanlış, haz veren her şey doğrudur anlayışı modern toplumlarda kurumsallaşmıştır. Tıp alanında da durum farklı değildir.  Birbirinden çok farklı ekollerden olsalar da, Çeştî 'nin Sûfî Tıbbı ¹ ve Illich 'in Medical Nemesis ² adlı eserleri modern tıbba yönelik benzer ve yetkin eleştirilerde bulunurlar. Geleneksel/Sufi tıpta müdavi hekimler aynı zamanda birer teolog idiler. Hastalıkları " insanları Tanrı bilgisine ulaştıran deneyimler " olarak tanımlayan tababetin yerine bugün, yeni hastalıklar keşfeden ve bu hastalıkları tek tek bireylere yükleyen profan bir tıp anlayışı gelişmiştir. Bu nedenle, özel muayenehanelerindeki V.I.P

Şaheser

Her kreatif sanatkârın bir şaheseri var. Ya sanatkârları yaratanın şaheseri?  Aslında gerçekler, beş duyu organıyla güçlendirilmiş hayallerdir. Haktan başka gerçek yoktur. Öncelikle kişi bunu bilmeli.  Şu bir hakikattir ki, insanoğlu asla hakka ulaşamaz. Kendi hakikatinde hakka ulaşabilir. Bu da onu kendine bir perde yapar. Dolayısıyla, hiç kimse hakka mutlak manada ulaşamaz. Bu irfan seviyesine ulaştığında, küçüklüğü ile övünür olmalı kişi. Kendisini hiçliğiyle tasdik etmeli. Haktan başka her şeyin hiçliğini de... Dua ise hiçin her şeyle buluşmasıdır, mikro ölçeğin makro bağlantılarıdır.  Duası yoksa neye yarar bir hiç? Ve hiç değilsen neden dua edersin?  İnsan egosu ıslah olmadan dünya ıslah olmaz ve aslında uzaydaki alternatif / akıllı yaşam formlarını da keşfedemez. Uzayda aradığı yaşamları kendisinde keşfetmeden bu mümkün olmaz. Gündüz göremediğini geceleyin hiç göremez.  Evrenin hulasasıdır insan. Kainat gibi o da bilgi ve sevgiden oluşur. Ancak yaratıcının şaheseri farklıdır. Pe

Varlıklı olanlar en iyileri alır!

Alfa Sentori'den ilham alan ve taşa ruh tevdi etmeden imar edilmesi mümkün olmayan dev kuleleri, kabartma sütunları, taş tabletleri, heykelleri, kayalık evleri ve her akımdan taş sanatlarını ilk kez gören tay ürkek ve şaşkındı. Sürüyü satın alma pazarına çektiler. Klandaki sentorlardan çok daha bakımlı olan sentorlar geldi atlar için. Varlıklı olanlar en iyileri alır! Her biri atları inceledi. Pazarlıklar yapıldı ve sürünün neredeyse tamamı satıldı. Ücretler ödendi, imparatorluk mühürleri vuruldu. Tay kalmıştı. Yaralıydı, hiçbir ticari zeka onu almak istemedi. Yüksek bir terastan seyrediyordu bilge Deha, elinde bir thyrsos vardı ve yanında uzun saçlarında çiçeklerden tacı olan Luh. Ve dostları Pholos, omuzlarında nebrisler ile. Küçük bir işaretiyle siyah, yaralı tay satın alındı. Sürüdeki atlar ayrıldı. Belki bu son vedaydı, bir daha asla birbirlerini görmeyeceklerdi. Ya bir ırgat, ya arkaik bir süs ya da sentor olacaklardı. Tay, kalacağı yere götürüldü. Yarası mandrake ile sarıldı

Bir balık kadar sessiz ölür ruhlarımız

Hayl barınaktaki izleri göstererek Rah-Ka'yla konuşmaya başladı: " Bir balık kadar sessiz ölür ruhlarımız, kaldırdığımız toz kadarız şu dünyada. Tırnaklarınla kazdığın taşlardan, duvarlardan okur zaman, çektiğin acının derinliğini. Dünya sadece hava, su, ateş ve topraktan mı oluşmuştur? Hayır! Bunlar sadece sentorların mitolojisi. " ... | Rah-Ka'dan bir pasaj.