Ana içeriğe atla

Medical Nemesis ve Sufi Tıbbı

Modernite, sınırsız kaynaklar içinde yalnız yaşayan insanlar üretir. Kaliforniya Sendromu ile noktalanan modern hayatın belki de ilk basamağı, aslında bir şeyin insan için iyi mi yoksa kötü mü olduğunun hatalı teşhis edilmesidir. Sonu gelmeyen biyolojik ihtiyaçları azami düzeyde karşılama eğilimi insanı kendisine yabancılaştırır. Acı veren her şey yanlış, haz veren her şey doğrudur anlayışı modern toplumlarda kurumsallaşmıştır. Tıp alanında da durum farklı değildir. 

Birbirinden çok farklı ekollerden olsalar da, Çeştî'nin Sûfî Tıbbı ¹ ve Illich'in Medical Nemesis ² adlı eserleri modern tıbba yönelik benzer ve yetkin eleştirilerde bulunurlar. Geleneksel/Sufi tıpta müdavi hekimler aynı zamanda birer teolog idiler. Hastalıkları "insanları Tanrı bilgisine ulaştıran deneyimler" olarak tanımlayan tababetin yerine bugün, yeni hastalıklar keşfeden ve bu hastalıkları tek tek bireylere yükleyen profan bir tıp anlayışı gelişmiştir. Bu nedenle, özel muayenehanelerindeki V.I.P. ilgileri bir yana, modern tabipler hastalarına karşı her zaman istatistiksel belleklerini kullanırlar. 

Holistik/bütüncül tedavi, geleneksel tıbbın en güçlü yönüdür. Klinik olarak herhangi bir bozukluk görülmese de, insanın his ve düşünce dünyasında dengesizleşmenin hastalığa yol açabileceğini öngörür. Sufi tıbbında sağlık "asla bedenin farkında olmama durumu" olarak tanımlanabilir. Madde aleminden metafiziğe doğru insanlık için küçük, ego için büyük bir adımdır bu. Gerçek hazzın anahtarıdır, sabırdır. 

Modern tıp ise Aspirin ile başlayan yeni ilaçlar -plasebo etkisi de dahil- ve baş döndürücü bir hızla gelişen teknoloji ile etkisini gösterir. Bu endikasyona her ne kadar modern tıp dense de bazılarına göre modern tıp diye bir şey yoktur. Tıp değil teknoloji ilerler ve hastanelerdeki hizmetlerin büyük bir bölümü mühendislik girişimidir. İnsanların ortalama yaşam süresinin artması fakat maksimum yaşam süresinin değişmemesi bu konuyu açıklayan en objektif veridir. 

Hipokrat, "Hasta için en azı en iyisidir" der. Modern tıp, hekimlerine Hipokrat Yemini ettirir ancak Hipokrat'ın bu sözünün sahada uygulanmasına müsaade etmez. Aslında hiç bir ilaç, bitki ya da materyal, gıda maddesi veya operasyon kendi başına sağaltımda bir şey yapamaz. Sadece bedenin kendi kendini iyileştirme eylemine asistan olur. Eğer parmağınız kesilirse, sağaltımı sağlayan dikiş, bandaj ya da batikon değildir. Bu mucizeyi derinin kendisi gerçekleştirir. Antidepresan ilaçlar sorunları çözmez, sadece unutturur. 

Günümüzde tıp kurumu, acıyı ve insan için tamamen doğal bir durum olan ölümü toplumsal bir sorun olarak algılar. Bunun için hastanelerde pahalı endüstriyel sistemler kurar. Bazen hasta haklarını ve ötanaziyi de tartışır. Tarla ve bahçelerde yetişen şifalı bitkileri alır ve onları yüksek fiyatlı kimyasal ilaçlara dönüştürür. Artık hastalar sağlıkları için bir servet ödeyerek sofistike cihazlar ve reçetelerden kurtuluş ümit eder, ölüme karşı direnirler. Hastaneler ise onlara acı çekme ve ölümün farklı bir şeklini dayatır. Toplumlar üzerindeki sosyal iatrojenik etkileriyle modern tıp, insanları kendi başlarına bir şey yapamaz duruma düşürerek radikal bir monopol haline gelir. 

Batılıların Avicenna dedikleri İbn Sinâ, zamanındaki bir Hükümdarın akrabasından olan ve doktorların derdine çare bulamadıkları hasta bir genç için davet edilir. İbn Sinâ, genç hastasına şehrini, köyünü ve dostlarının isimlerini sora sora nabız atışından onun hastalığının gönül işi olduğunu anlayıp, Hükümdara haber verir. Elektrokardiyografi yok, CBC yok, kimsenin duymadığı ilaçlar yok! Sağlıklı teşhis var. 

Kadim tababet pratiğinin unutulduğu günümüzde istismara açık olan sağlığımız için sakınmamız gerekmektedir. Geleneksel/Sufi tıbbın koruyucu hekimlik deneyimi ve öze inen yaklaşımı ile bunu gerçekleştirmeliyiz. Çünkü, dünyada bizim için "en büyük nimettir sağlık." ³ 

1: Sûfî Tıbbı / The Book of Sufi Healing, Hakim abu-Abdullah Moinuddin al-Chishtiyya / 1991. 
2: Sağlığın Gaspı / Limits to Medicine Medical Nemesis: The Expropriation of Health, Ivan Illich / 1975. 
3: "Ölüm sana gelir bir gün" şiirinden, Zülcenaheyn. 


Fehmi YILMAZ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Testideki Derya

Algılarımız evrenin bizi sardığını düşündürür. Oysa insanın evreni kendi beynidir. Kainatın tamamını fetheden bir kral olsa da ancak kendi kainatı kadar, yani beyni kadar hükmedebilir. Bu nedenledir ki insana en büyük engel kendisidir. Ömrü seksen sene de olsa, sonsuz da olsa ancak kendi evreni kadar yaşayacaktır. Güncel haliyle dünyamızda yaklaşık sekiz milyar kainat (umwelt ya da alem-i suğra) yaşam sürer. Bu açıdan, mikro seviyeden makro seviyelere kadar bütün kırılmaların, kaosların ve savaşların asıl nedeni daha belirgindir: sonsuzluk arzusu.  “Salyangoza sonsuz bir ömür verilseydi, onun sonsuzluğu ne olurdu?”  Efsaneye göre, Enkidu’nun arkadaşı Gılgamış arzu ettiği sonsuzluğu yakalayamadı. Bunda asıl mesele onun epik yolculuğunun sonunda sonsuzluğa ulaşamaması değil, istediği sonsuzluk; yani kendisiydi. Hakiki sonsuzlukla tanışmış olsaydı, beyinden kalbe tekil bir yolculuk başlatan kahramanı okuyor olurduk.  Hazret-i Abdülkadir (k.s) der ki; " Avuç içi kadar dar bir yerde de

Büyük Göç

Küresel fırtınalar insanlığın ortak mirası olan kadim değerlerimizi bir bir kökünden söküyor ve yerlerine postmodernist bakışın şüpheci tohumlarını ekiyor. Bizse yetenekli beyinlerin aramızdan ayrılmasına yanıyoruz fakat trend mevzular etrafımıza bir sis perdesi çektiği için esas problemimizi göremiyoruz. Bir gıcırtı duyuluyor ama zemin yok, neden?  Coğrafyamızda birçok hayatlar pozitivist ekollere adanmış iken, bazıları da ruh hastalıklarından arınmadığı halde manevi riyaset iddiasıyla peşindekileri sürüklüyor. Güncel tasavvufi tariklerin kadim gelenekten ayrılarak ve neredeyse %95 oranında merasimleşerek suretten ibaret kalması, özsüz kabuklanması yani gerçek teolojik yaşamın ehl-i irfan ile birlikte öte dünyaya göç etmesi, dolayısıyla yeni jenerasyona aktarılmaması ve nihayetinde toplumsal ruhun göç etmesi; gerçek problemimiz bu.  Eski(mez) büyükler Peygamber'in ﷺ ahirete göç etmesiyle dünyanın ruhsuz bir tırnak ya da et parçası gibi kaldığını ifade ederler. Evet, O'nun ayrı

Akıllı Yaşam Formları

Dünyevi hayat varlıklara anlam yükleme eylemlerimizden oluşur. Şayet dünya ile aramıza psikolojik bir mesafe koysaydık, insana yüklenen ezelî manayı görmeye başlardık. “ İyinin ve kötünün olmadığı bir yer var, sizi orada bekleyeceğim ” diyen Rumî (k.s), bu güzel sözüyle varlıklara anlam yüklemek yerine yüklendiğimiz anlama dikkat çeker. Çünkü, kainat tümüyle hayırdan ibarettir. İnsanların bakışı onu değiştirir.  İbn Arabî (k.s) de " Hamd olsun, âlemde erkek yoktur " demişti. Burada kastedilen aslında cinsiyetler değil eylemlerdir. Âlemlerde esasen etkili bir erk bulunmaz. Nihayetinde tüm fiillerin, isimlerin ve sıfatların var edeni, kendisinden başka özne olmayan Özne'dir. Bu hakikatin bilinmesi ve içselleşmesi ile marifet ortaya çıkar. İbn Abbas'ın (r.a) ayet-i kerimede geçen liya'budûn kelimesini liya'rifûn olarak tefsir etmesinin nedeni budur. Biz cihana hakkı bilmek için geldik. İbadet ise her varlık için zaten kaçınılmazdır. Hakka ya da batıla ister ist

Edebiyat Akımları

Değişen insan edebiyattaki değişimin asıl dinamiğidir. Edebiyat akımları ise bu değişimin en somut manzaraları sayılır.  Belli bir dünya görüşü, güzellik, sanat ve edebiyat anlayışı alanında buluşan insanlar, edebiyat akımı ( ecole / ekol, movement / hareket, school / okul ) oluşturabilir. Bu, aslında edebiyat ve daha geniş bir bakış açısıyla sanata kolektif anlamlar yükleme çalışmasıdır.  Edebiyat akımları beraberinde edebiyat kuramı, edebiyat eleştirisi, edebiyat tarihi ve edebiyat sosyolojisini de getirir. Çünkü edebiyat akımının edebiyata dair sorulara verdiği cevapların oluşturduğu düşünce ve değerler, eleştirmenler tarafından herhangi bir eserin değerlendirilmesinde eleştirel kriterler olarak kullanılmış ( klasik eleştiri, romantik eleştiri, realist eleştiri, ...vb ), bugün ve yarın da kullanılabilir.  Edebiyat kuramı ve eleştirisi, dünden bugüne büyük ölçüde edebiyat akımlarının birikimleri üzerine bina edilmiştir. Edebiyat akımı mensupları zamanla farklı akımlara katılabilir /

İllüzyon

Dünya, tekil gerçeğin çoğul boyutlardaki yansımalarından biridir. Bu nedenle sürekli olarak göreceli değişimlere uğrar. Birey, değişimin özündeki sabiteyi anlamazsa illüzyona kapılması kaçınılmazdır. Sözlük anlamı “gözbağı” olan illüzyon, mutlak gerçekliğin örtülmesidir ve kaynağı içsel de olsa dışsal da olsa subjektif süreçlerden oluşur. Bu nedenle kalabalıklar için gereksiz değildir.  İllüzyon farklı devirlerde farklı formlara bürünür. İnsanlığın başlangıcında yasak ağaç, eski Mısır'da sihirbaz asası, Roma İmparatorluğu bayrağına eklenen haç simgesi ve günümüzde ise modernize fenomenler olarak karşımıza çıkar. Çağımızda modern illüzyon açık bir biçimde toplumu o kadar büyüler ki, kendisine kendi içinden bir eleştiri olan postmodernizmi doğurur. Arthur C. Clarke'ın “ Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez ” deyişi, bize modernite hakkında kısa yoldan bir fikir verir.  İnsan kendisini tanımazsa, fizikî çevre kendini insana tanıtmaz. Evrende olup biten ne vars

Edeb-i Edebiyat

Arapça kökenli ve başlangıcında davet anlamı taşıyan, zamanla farklılaşarak sözlük anlamında iyi huy ve ahlâk , terim anlamında ise söz ve yazıda yanlış yapmamak halini alan edeb sözcüğünden gelen edebiyat kavramı, Tanzimat döneminde Fransızca yazın manasındaki littérature kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir. Tanzimat yıllarına kadar Türkçede manzum edebî metinler için şiir , mensur edebî metinler içinse inşâ sözcükleri görülür. Yeni haliyle ilk kez, İbrahim Şinâsî tarafından fenn-i edeb olarak kullanılmıştır.  Dille gerçekleştirilen güzel sanat ve bu sanat üzerine yapılan her türlü bilimsel araştırma, inceleme, değerlendirme ve eğitim-öğretim faaliyetleri anlamlarına gelen edebiyat sanatı, en eski ve en yaygın sanat türlerindendir.  Edebiyatın neliği ile ilgili söylenmiş birçok söz vardır. Gürsel Aytaç: " Edebiyat malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir kreatiflik, başka bir deyişle sanat dalıdır. " İnci Aral: " Edebiyat savunma değil, tan

Güneşin Battığı Yer

Batı, coğrafi açıdan tropikal kuşak sınırlarında güneşin battığı yerlerdir. Felsefi yönden ise başlangıcı Antik Yunan ve Antik Roma'ya uzanan Avrupa'ya ve sonrasında Amerika'ya, kolonyal faaliyetleri sonucunda da küresel boyutlara ulaşan bir düşüncedir.  Bu düşünce sistemi felsefe, din, sanat ve kültür içerikli ortak bir dünya görüşüne sahip milletlerin oluşturduğu medeniyettir. Sistem iki temel sütun üzerinde bina edilmiştir; Hristiyanlık ve Eski Yunan.  Modernizm, Noel Baba, Hollywood, olimpiyatlar, kolonyalizm ve küreselleşme gibi pek çok kavram Batılı fenomenlerdendir. Bunları yaşamlarında  benimseyen insanlar, coğrafi olmasa da zihinsel seviyede Batılı sistemin parçalarıdırlar ve bütün bu insanların ait oldukları üst ülke, güneşin battığı yerdir.  Fehmi YILMAZ

Delis Fomesticus

Vertigo°'nun aile yerleşim ünitelerindeki kozmik dairelerin birinde, annesi küçük kızı Barika için uykudan önce masal anlatıyordu. “Sabret, uzayda her an farklı şeyler olur” diyerek söze başladı:  Bir varmış, diğerleri yokmuş... Eba Hir'in kedilerinden bir kediymiş sanki Delis Fomesticus. Mimikleri olan ve rüya görebilen bir kedi; felis domesticusun çılgın haliymiş. Onda akıl varmış, ama fikir yokmuş. Büyük kedilere özenirmiş. Pisikoloji, pistkoloji, miavera ve miavoloji gibi bilgilere sahipmiş. Atina okullarından kaçmış ve bir süre Vas Legas'ta takılmış olsa da aradığı gibi bir sahiple karşılaşmamış, sonunda on dördüncü yaş günündeyken kendini bir tekke kedisi olarak buluvermiş. Başka yerlerde tutunamayanlarla bu kapıda buluşmuş.  Genellikle sokak kedileri ve sonra ev kedisi, sosyete kedisi, meczup kedi, uzaylı kedi ve diğerleri; insanın cenneti ya da cehennemi olabilen bütün kediler...  Bahçeye giren misafirlere “Ellerini yıkayayım mı? Patilerimi günde bir çok kez yıkıyor